30 Mart 2008 Pazar

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 4.GÜN


DÖRDÜNCÜ GÜN
20–10–2007 Cumartesi
Saat 06.55
Bütün Türk personel yemekhanede toplanmış. Kahvaltı bitirilmiş.
Oğuz Çetin yemekhaneye girdi. Akşam hazırladıkları “toplantı tutanağı” elinde, kapının önünde durdu.
“Arkadaşlar... Ben PM Bayram beyin yanına gidiyorum”
Çoğu ayağa kalktı.
“Hayırlı olsun” dileğinde bulundular.
Oğuz Çetin, ofislerin olduğu kısmı ayıran duvardaki küçük kapıdan geçti, ofis binasına girdi. Kendi odasına giderek çekmecesinden fotokopi kâğıdı alarak, fotokopi makinesinin olduğu ön sekreter bölmesine döndü.
Sekreter Becky henüz gelmiş, çantasını karıştırıyordu.
“Goodmorning Mr. Uuuz”
Sekreteri selamladı, tutanağın ikişer kopyasını çekti ve PM in odasına yöneldi.

Saat 07.05
Oğuz Çetin PM Bayram Ali Cihanoğlu’nun odasında, masanın önünde ayakta duruyor.
“Günaydın Bayram Bey”
“Günaydın Oğuz Bey, neredesiniz, kimseyi göremedim bu sabah yahu?”
“Buradayız, size vermek istediğim bir yazı var, buyurun, iki nüsha, orijinalini size veriyorum, Mustafa Bey odasında yoktu, onun nüshasını da size bırakırsam kendisine verir misiniz?”
Bayram Bey, Oğuz’un uzattığı toplantı tutanağını aldı, hızlıca okudu.
Oğuz Çetin “biz yemekhanedeyiz, aldığımız karar gereği ara kapıdan bu tarafa geçmeyeceğiz, ama başkalarının geçişini de engellemeyeceğiz, başka bir şey yoksa ben şimdi yemekhaneye gidiyorum” dedi.

PM şaşkınlığını soğukkanlı davranmaya çalışarak gizlemeye çalıştı, “tamam Oğuz bey” dedi.
Oğuz Çetin, PM in odasından çıkarak koridorda kendisine bakan yerel ofis personeline selamlar verdi. Doğruca yemekhaneye döndü.

Bütün gün beklemekle geçti.
Bir kısmı evlere gidip uyudular, bilgisayarı olanlar internette vakit geçirdiler.
Yerel mühendisler ve formenler kısım şeflerini veya Türk formenleri telefonla aradılar. İş ve görev sordular.
“To day no working”, “to day holiday”, “....yes you can go” gibi cevaplar verildi.
Yemekhanede kalanlar TRT INT seyretti bol bol. Sınır ötesi harekât bekleniyor. Şehit haberlerinde PKK ya küfürler ediliyor.

Saat 20.00 civarı.

Oğuz Çetin evde.
PM Bayram Bey Oğuz Çetin’i aradı.
“Caferbaba sizinle görüşmek istiyor. Öğlenden sonra gelecek, saat üçte. Benim ofise gelin”
Oğuz Çetin: “Bayram bey size söyledim, biz çalışmıyoruz, dolayısıyla ara kapıdan da geçmemiz söz konusu değil. Ayrıca Caferbaba ile görüşeceğimiz bir şey de yok. Size verdiğimiz yazıdaki sorunlarımızı kendisine anlatınız. Biz yemekhanedeyiz.”

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 5. GÜN


BEŞİNCİ GÜN
21–10–2007 Pazar

Sabah saat 07.00 de Türk personel yemekhanede hazır. Kahvaltı ediliyor. Televizyonda gene TRT INT seyrediliyor.

Saat 13.30 civarı
Oğuz Çetin ve Murat Oğuz eve geldiler.
Murat Oğuz, İstanbul şirket merkezinden Gnl. Md. Yrd. sı Zafer Bey ile görüşmeye başladı.
Zafer Bey ısrarla, bu olayı organize edenleri ve “elebaşı”sını öğrenmeyi istiyor.
Murat Oğuz: “Burada söylenebilecek bir isim yok Zafer bey, hepimiz aynı fikirdeyiz”
Zafer: “Ama sen merkez personelisin, yani guruptan ayrılmamak için imzaladın değil mi?”
Murat Oğuz: “Orası öyle, evet”
Murat Oğuz,"Oğuz beyde burada, isterseniz onunla da konuşun” , diyerek Oğuz Çetin’in MSN adresini Zafer beye verdi.

(14:38) Zafer:
Selam oğuz bey ben zafer
(14:38) OĞUZ ÇETİN:
mrb. Zafer bey
(14:38) Zafer:
biraz sonra Cafer gelecek şantiyeye
(14:39) Zafer:
Cafer’e sakin olarak burada geçen olayları tek tek anlatın ve eşi çocuk bekleyen kardeşimizin de sıkıntılarını üzerine basarak anlatın
(14:41) OĞUZ ÇETİN:
evet Cafer in gelmek istediğini dün gece Bayram bey söyledi ve ben de saat 15 de gelebileceğini söyledim
(14:41) Zafer:
ve kendisinin sendika görevlileri ile konuşup bu konunun çözümünde yardımcı olmasını talep edin
(14:42) OĞUZ ÇETİN:
biz sıkıntılarımızı ve taleplerimizi müşterek toplantımızda netleştirerek kayıt altın aldık ve bu kayıt da size gönderildi zaten, bunlardan bilginiz var
(14:42) Zafer:
bence yarın bir toplantı daha yapıp sendika temsilcileri ile tekrar konuları masaya yatırıp iş barışının sağlanması hususunda fikir birliğine varmak lazım
(14:42) OĞUZ ÇETİN:
biz bu noktadan sonra sorunlarımızı Cafer e anlatmayı düşünmüyoruz
(14:42) OĞUZ ÇETİN:
hatta va hatta sendika ile kesinlikle muhatap olmuyoruz
(14:43) OĞUZ ÇETİN:
bizim birinci derecede amirlerimiz pm ve pc dir
(14:43) Zafer:
o konuda şantiyede düzeni sağlamakla görevli olan şefler olarak bence yanlış yaparsınız
(14:43) Zafer:
bir çok şey diyologlarla çözülür
(14:43) OĞUZ ÇETİN:
biz taleplerimizi bu açıdan özellikle türkçe yazdık
(14:44) OĞUZ ÇETİN:
diyalog nisan ayında yapıldı ve muhataplarımız gereğini yerine getirmedi
(14:44) Zafer:
bu diyalogların kapandığı noktada işler içinden çıkılmaz hale gelir
(14:44) OĞUZ ÇETİN:
bu olaylar yeni oluşmuş değildir ve bir sürecin parçasıdır
(14:44) Zafer:
ama diyaloğun devamında fayda var
(14:44) Zafer:
nisandaki olayı bu gün öğrendim
(14:44) OĞUZ ÇETİN:
sizi bir hataya düşmemeniz konusunda uyarırım
(14:45) Zafer:
ama bence sakin olarak tekrar anlatmak hepimizin yararına diye düşünüyorum
(14:45) OĞUZ ÇETİN:
sizin bu gün öğrenmiş olmanız kurumlardaki sürekliliğin olması gerçeğini değiştirmez
(14:45) OĞUZ ÇETİN:
biz çok sakiniz, bu konuda emin olabilirsiniz
(14:46) OĞUZ ÇETİN:
bizi işçilerle ve yerel ortakla karşı karşıya getirmeyiniz
(14:46) OĞUZ ÇETİN:
bizim işverenimiz ve amirimiz bellidir ve biz sorunlarımızı onlara aktarıyoruz
(14:46) Zafer:
ben sizleri hiç kimse ile karşı karşıya getirmek istemiyorum
(14:47) Zafer:
yanlız yaşadığınız sorunlar ikinci ağızdan değil, bire bir birinci ağızdan cafer'e anlatılmasından yanayım
(14:47) OĞUZ ÇETİN:
haddizatına bu sorunların oluşmasında ve çözümsüzlüğe gidilmesinde bu kişilerden bazılarının görevlerini eksik ve yanlış yapması en önemli sebeptir
(14:48) OĞUZ ÇETİN:
hayır, biz Cafer'e bu konuyu nisan ayında anlattık ve bize çözeceği konusunda söz verdi
(14:48) OĞUZ ÇETİN:
ama her söz gibi bu da unutuldu
(14:48) Zafer:
bu sözünü bu gün kendisine tekrar hatırlatabilirsiniz ama somut olayları söyleyerek
(14:49) Zafer:
yazdığınız tutanakta bir güvenlik sorunundan üzerine basa basa söz ediyorsunuz ancak adama somut başınızdan geçenleri de anlatmanız lazım
(14:49) Zafer:
her şey yazıya dökülemiyor
(14:50) Zafer:
sizde bunu iyi bilirsiniz
(14:50) OĞUZ ÇETİN:
evet haklısınız
(14:51) OĞUZ ÇETİN:
ama dediğim gibi artık bu görev müdürlerimizindir
(14:51) OĞUZ ÇETİN:
eğer bu sorunlardan onlar rahatsız değillerse
(14:51) OĞUZ ÇETİN:
anlatmayabilirler, ancak sorunlar o kadar bariz ki
(14:52) Zafer:
benimde ricam ikincil bir ağızdan değil
(14:52) Zafer:
somut olayların ilk ağızdan cafere nakledilmesinden yana
(14:52) Zafer:
ama sakin olarak
(14:53) OĞUZ ÇETİN:
zafer bey, konu o aşamayı geçti dedim size...biz nisan ayında Cafer e bu sorunları 2 gün boyunca anlattık
(14:54) OĞUZ ÇETİN:
dinledi ve gitti
(14:54) OĞUZ ÇETİN:
neden şimdi aynı şeyleri tekrar yaşayalım ki, 4 ay sonra bir arkadaşımızın cenazesini omuzumuza alıp tekrar cafere konunun ne kadar önemli olduğunu mu anlatacağız
(14:55) OĞUZ ÇETİN:
bu konuda sorumluluk sizlerindir artık
(14:55) OĞUZ ÇETİN:
biz yerel ortakla ve sendikayla karşı karşıya gelmek istemiyoruz
(14:55) Zafer:
ok
(14:55) OĞUZ ÇETİN:
onlara daha önce durumu anlattık
(14:55) OĞUZ ÇETİN:
mustafa bey ve bayram bey de durumu anladı
(14:56) OĞUZ ÇETİN:
hareketi biz bekliyoruz
(14:57) Zafer:
ben recep bey ile konuşup sizin aktardıklarınızı ileteceğim
(14:58) OĞUZ ÇETİN:
teşekkür ederim
(14:58) OĞUZ ÇETİN:
Saat 3 olmak üzere zannediyorum Cafer gelecektir
(14:58) OĞUZ ÇETİN:
sonra görüşürüz
(14:59) Zafer:
çözüm konusunda yardımlarını tekrar isteyeceğim

................................................
Saat 15.30 civarı
Türk personelin tümü yemekhane de toplandılar.
Yemekhanedeki üç sıra halinde düzenlenmiş olan masa tertibini, orta sıradaki masalarda bulunan sandalyeleri kaldırarak iki sıra haline getirdiler.
Sadece son sıradaki masada Oğuz Çetin, sağında Murat Oğuz, onun yanında Erman Bayram, Oğuz Çetin’in sol yanında da Tunay Bozbeyoğlu oturdular.
Karşılarına gelecek şekilde ama sıranın baş tarafındaki masaya da iki sandalye koyarak görüşmeye gelecek olanları orada oturmaya mecbur ettiler. Bu şekilde bir daire gibi tertiplenmiş oturma düzeninde, görüşmeye gelenler ve Türk personelin sözcüleri karşılıklı oturacaklar, ama diğer bulunanlar da herkesin yüzünü görebilecekti.
Bu oturma düzeni aynı zamanda Türk personelin birlikteliğini ve eyleme katılımının eksiksiz olduğunu vurgularken, sözcülerinden başkasının da konuşmasına müsaade etmeyerek içinde bulundukları disiplini gösteriyordu.
Herkes oturmuş beklemeye başlamıştı.
“Eksiksiz burada mıyız, herkes geldi mi?” diye sordu Oğuz Çetin.
İçlerinden birisi “sağdan sayalım” dedi.
Tereddütsüz ve sıradan bir işmiş gibi sağdan saydı herkes.
“Bir, iki, üç,.....,27,28”
Herkes tamam, sakin bekleyiş çok sürmedi.
PM Bayram Bey, DMD Caferbaba, Aminu Gambo ve Doroty ile birlikte yemekhaneye geldi.
“Selamün Aleyküm” diyerek ilerledi. Ama oturma düzenini son anda fark etti bir an terddütten sonra kendileri için hazırlandığı aleni belli olan masaya dönüp oturmak mecburiyetinde kaldı. Sağında Bayram bey, onun sağına Doroty, Cafer babanın soluna da Aminu Gambo oturdu.
Türk personel ayağa kalkmıştı. Onlarda peşlerinden yerlerine oturdular.
Söze Bayram Bey başladı.
“Arkadaşlar, Mr. Cafer sizinle konuşmaya geldi. Sorunlarınızı ona anlatabilirsiniz”
Arkasından (İngilizce olarak) Caferbaba konuştu.
“Nedir sorun?”
Oğuz Çetin cevapladı.
“Ben özellikle Türkçe konuşacağım. Hem buradaki herkesin daha iyi anlaması için, hem de böyle olması gerektiği için”. Sağ yanında oturan Murat Oğuz’a döndü ve Murat Oğuz bu cümleyi aynen İngilizceye çevirdi.
Oğuz Çetin devam etti.
“Biz sorunlarımızı ve taleplerimizi bir yazı ile müdürlerimize verdik”
Murat Oğuz çeviriyi yaptı. Oğuz Çetin devam etti.
“Öğrenmek istediğiniz her şeyi onlar size aktarabilirler. Bizim söyleyeceğimiz bu kadar”
Murat Oğuz çeviriyi yaptı. Herkes sustu ve bir süre sessizlik oldu.
Caferbaba ayağa kalkarak teşekkür etti ve PM dâhil gelenlerin hepsi yemekhaneden çıkarak ofislerine döndüler.

Saat 20.30 civarı
Türk personel yemekhanede oturuyor. Tavla ve okey oynuyorlar. Bazıları TV seyrediyor.
İçeriye PM Bayram Bey ve PC Mustafa Bey girdi.
Kenar masalardan birisine oturdular.
Diğer personel yavaş yavaş etraflarında toplanmaya başladı, oyun oynayanlar oyunlarını bıraktılar, televizyonun sesi kısıldı.
İki müdür de, eylemcilerin kayıtsız şartsız yanında olduklarını, isteklerine ve davalarına hak verdiklerini söyledi. Ama Bayram Bey,"sadece yazdığınız yazıdaki üçüncü maddeden sekizinci maddeye kadar olanlar İstanbul’dakileri çok şaşırttı” dedi.
Bu maddelerin tutanağa yazılmasında ısrarı olan Tunay açıklamada bulundu.
“Belki haklısınız, o sorunlarımızda vardı. Biz tekrar tekrar bir toplantı ve benzer tutanaklar olmasın diye onları da yazdık” dedi.
Bayram Bey, “Recep Bey dedi ki, ilk iki maddede çocuklara tamamen katılıyorum, ama sonra yazdıkları haklı isteklerini örtmüş.”
Bu konuda konuşmalar devam etti.
Mustafa Bey, bir ara “çalışmama kararınızı tekrar gözden geçirin, sorunları çözmeye devam ederiz, ama işe çıksanız iyi olacak” gibisinden bir tavsiyede bulundu.
Başta Oğuz Çetin olmak üzere hiç kimse bu öneriyi tasvip ve kabul etmedi.
Mustafa Bey “Caferbaba’ya ve diğerlerine istekleriniz anlatabilmemiz için yazıyı İngilizceye çevirebilir misiniz, bizim İngilizcemiz yetersiz” dedi.
Oğuz Çetin bu isteğe karşı çıktı. “Biz taleplerimizi size yaptık, yerel ortağımıza değil, bu sebeple zaten Türkçe yazdık tutanağımızı”.
“Ben sadece bir çeviri istiyorum, yeni bir yazı değil”
dedi Mustafa Bey.
Tunay “tamam abi hallederiz” dedi.
PM ve PC yemekhaneden ayrıldılar.

Yemekhanede kalanlar arasında, özellikle Tunay, Murat ve Oğuz arasında, tutanağın İngilizceye çevrilip çevrilmemesi konusunda görüş ayrılığı belirdi.
Oğuz Çetin, bu şekilde bir yazı yazıldığı takdirde, muhataplarının yerel ortakları ve işçi sendikası yöneticileri olmasını kabul etmiş olacaklarını söyledi.
Tunay Bozbeyoğlu, tarih ve imzası bulunan yeni bir yazı yazılmasının uygun olduğunu söyledi.
Oğuz Çetin, tarihli ve imzalı bir yeni yazının, bir öncekini iptal edeceği anlamına geldiğini ve bu şekilde de ilk yazılarındaki taleplerinin de tartışmaya açılacağını söyledi.
Murat Oğuz yeni bir yazı değil, ama bir tercüme olabileceğini söyledi.
Oğuz Çetin,
“Ben yeni bir yazıya kesinlikle imza atmam ve bana verilmiş sözcülük yetkisiyle de temsil ettiğim herkes adına bu yazının yazılmasına karşı çıkıyorum, ama çok gerekliyse ki ben gerekliliğine inanmıyorum, çünkü hem Bayram hem de Mustafa beyin İngilizceleri bu basit cümleleri İngilizce anlatmaya yetecek düzeydedir, sadece bir çeviri, ama sadece ilk iki maddenin çevirisi yapılabilir”.
Diyerek bu konudaki tavrını net olarak ortaya koydu.
Sonuç olarak, yazının sınırlı bir çevirisinin bu akşam Tunay Bozbeyoğlu tarafından yapılarak yarın sabah Mustafa Beye verilmesi kararına varıldı.

Personel evlerine dağıldı.

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 6. GÜN


ALTINCI GÜN
22–10–2007 Pazartesi
Saat 08:00 Yemekhane

PM Bayram Bey yemekhaneye geldi, yazının İngilizce yazılıp yazılmadığını sordu. Akabinde Oğuz Çetin’i toplantı tutanağını İngilizce yazmamakla suçladı.
Oğuz Çetin, “ben bu yazıyı size cumartesi sabahı verdim ve özellikle bu günü seçtiğimizi belirterek “hazırlık yapabilirsiniz diye” de belirttim. Neden çevirmediniz bu vakide kadar?!! Neden dersinize çalışmadınız?!! Neden bunu beceremediniz?!!”
Diğer personel Oğuz Çetin’i sakinleştirdi.

Saat 10:00 civarı
Yemekhanenin önünde Murat Oğuz, Tunay Bozbeyoğlu, Erman Bayram, Oğuz Çetin ve etraflarında diğer personel.
Dörtlü tartışıyor.
Tunay’ın elinde tercümeyi yazdığı bir sayfa var.
Oğuz Çetin “bizim toplantıya girmememiz lazım, eğer o masaya oturursak sendika ve yerel ortakla biz karşı karşıya kalırız, hâlbuki onlarla konuşması gerekenler proje müdürü ve proje koordinatörüdür, verelim kâğıdı onlar girsin toplantıya” diyerek itirazlarını ve sebeplerini anlatıyor.
Murat Oğuz ve Erman Bayram “sorunlarımız doğrudan anlatırız, ne sakıncası olur ki?” dediler.
“Konuşmakta yarar var, uzlaşmak lazım” diye ekledi Tunay.
“Arkadaşlar, toplantıda söylediklerimizi ne çabuk unuttunuz, bizim müşterek aldığımız karar bu değildi, biz sorunları yazıp verdik, çözümü onlar bize getirecek, ama gidersek biz de çözüm önereceğiz ve konu sulandırılacak, tartışma olacak, sorun olarak söylediklerimiz o masada sorun olmaktan çıkarılacak” diye direndi Oğuz Çetin.
Etraflarındakiler sesiz kaldılar ya da toplantıya gidilmesi konusunda olumlu konuştular.

Saat 22:43 PM’in ofisindeki toplantı masası.
Odada bulunanlar, PM Bayram Bey, PC Mustafa Bey, DMD Caferbaba, kontrolluk teşkilatından toprak işleri ve yol üst yapısı kısım sorumlusu Bellu, kontrolluk teşkilatından sanat yapıları kısım sorumlusu Nayecuu, kontrolluk teşkilatından Berida, Çalışma Bakanlığı Kaduna teşkilatından bir yetkili, Aminu Gambo (firmanın yönetim kurulu üyesi), Abullahi (Personel Müd.), Doroty (idari ve mali işlerden) ve Türk Personeli temsilen Cemhan Küçük (Teknik Ofis Müh.), Murat Oğuz, Tunay Bozbeyoğlu, Oğuz Çetin.

Toplantı başlamadan PC Mustafa Bey, “vali yardımcısı bizi çağırmış, proje hakkında bilgi istiyormuş, biz yani Caferbaba, Bellu, Nayecuu ve ben gitmek mecburiyetindeyiz, siz toplantıya başlayın, biz yetişiriz” diyerek diğer üçü ile birlikte şantiyeden ayrıldılar.

Türk Personelin temsilcisi olan dört kişi uzun masanın baş tarafına oturdular, karşılarında bakanlık temsilcisi var.

Tunay Bozbeyoğlu’nun konuşmasıyla toplantı başladı. Özellikle durumu tam olarak bilmeyen bakanlık yetkilisine hitaben konuştu. Özetle; işçilerin grev hakkı olduğunu ve buna kimsenin karşı çıkmayacağını belirtti. Ancak sendika, jeneratörü, mutfak ve yemekhaneyi, şantiye kapılarını kilitlememeliydi. Bu hareket Türk Personelin hayati güvenliğine yönelik bir tehdit ve hatta saldırıydı.

Saat 11:30 Toplantı devam ediyor.
Bakanlık yetkilisi uzun ve ağdalı bir konuşma yapıyor. İşçi ve insan hakları, iş barışı, başarılan işlerdeki personelin inkâr edilemez katkısı filan.

Ama sonuç olarak söylediği “bu toplantı devam etsin, Union (işçi birliği-sendika) yetkilileri de gelsinler, siz onlarla görüşüp anlaşmalısınız, ama yabancı personel (Türk Personel) de işe çıksın ve grevi bitirsin”

Tunay Bozbeyoğlu yaptıklarının grev olmadığını “pasif direniş” olarak nitelendirilebileceğini söyledi. Ayrıca toplantıda sendikanın bulunması kesinlikle kabul edilemezdi ve işe çıkmak için bir sebep yoktu.

Saat 11:45
Toplantı dağıldı.

Saat 13:40
Toplantıya öğlenden sonra devam ediliyor.
Sabah, vali ile görüşmek için toplantıya katılmamış olanlarda toplantıya dâhil oldular.
Engineer Nayecuu, sanki toplantıyı idare yetkisi kendisine verilmiş gibi davranarak Türk Personel temsilcilerinden güvenlik sorunu ile ilgili olarak açıklama yapmalarını istedi. Tunay Bozbeyoğlu onyedi kasım günü olanları özetledi.
Project Coordinator Mustafa Taylan, bakanlık yetkilisine “bu şantiyedeki yirmi sekiz kişinin arazideki can güvenliğinin garantisini verebiliyor musunuz, ben sorumluluğu almıyorum bu konuda” şeklinde bir çıkış yaptı ve bütün toplantı boyunca söylediği tek cümle de bu oldu. Proje Müdürü Bayram Ali Cihanoğlu ise toplantı boyunca hiç konuşmadı.

Nayacuu Türk Personel temsilcilerine “güvenlik için ne istiyorsunuz?” diye sordu.
Dört temsilci kendi aralarında kısaca görüştüler.
Murat Oğuz,
“madem istiyorlar, güvenlik personeli sayısı ve güvenlikle ilgili detayları verelim” dedi.
Oğuz Çetin,
hayır biz güvenlik uzmanı değiliz, detayları ve güvenlik için gerekli olanları bilemeyiz, biz sadece yirmidört saat, yedi gün burada yani kampta ve arazide güvenli bir yaşama ve çalışma ortamı istemeliyiz. Gereğini uzmanlar yerine getirmeli”dedi.
Tunay Bozbeyoğlu,
“ayrıca bu son grevde bize karşı suç işleyenleri ve geçen Nisan ayında güvenlik şirketi yetkilisi Dingba’yı linç edenleri de cezalandırmalılar”
Cemhan Küçük,
“ben de detay verilmemesi taraftarıyım” diyerek görüş belirtti.

Saat 14:30
Tunay, mutabık kaldıkları görüşleri toplantıya İngilizce olarak aktardı.

Nayecuu saat 15:00’e kadar kesintisiz konuştu.

Türk Personel temsilcileri, toplantının amacından sapmaya başladığını düşünmeye başladılar.
Kendi aralarında bir karar alabilmek için izin isteyerek dışarı çıktılar. Beş dakika kadar görüştüler ve toplantıya geri döndüler.
Oğuz Çetin önce Türkçe olarak “kamp güvenliği kesin olarak temin edilene kadar işe çıkılmayacaktır” dedi. Ardından Tunay Bozbeyoğlu bu cümleyi İngilizce tekrarladı ve temsilciler tekrar toplantı salonunu terk ederek yemekhaneye döndüler.

Saat 15:00 civarı Yemekhane
Türk Personelin temsilcileri yemekhanedeler.
Oğuz Çetin ve Tunay Bozbeyoğlu her zamanki masada oturuyorlar. Diğer herkes çeşitli masalara dağılmış vaziyette. Oğuz Çetin herkesin gelmesini bekledi ve hepsi geldiğinde konuşmaya başladı.
“Ben toplantı hakkında bilgi aktarmadan önce bazı şeyler söylemek istiyorum.”
Devam etti,
“Cuma akşamı burada toplandık ve bazı kararlar aldık. Bu kararların tebliği ve gerekirse savunulması için de oy birliği ile bana sözcülük görevini verdiniz. Ben de aldığımız ve imzaladığımız kararları savunmak için her çabayı gösterdim. Ama ne çabuk unuttunuz bunları ve bizi o toplantıya gönderdiniz? Neden kararlarımızın arkasında, imzalarımıza sadık kalarak durmadınız?”
.................................................
“Toplantıda konuşulanları size aktarayım. Uzun sürmesine rağmen konuşulanlar fazla değildi. Özetle; Bizlerin sendika ile uzlaşmamızı istediler. Toplantı devam ederken sizlerinde işe devam etmesini istediler. Biz bu iki teklifi de reddettik. Güvenlik için istediklerimizi sordular, detay veremeyeceğimizi, genel güvenliğin sağlanması gerektiğini söyledik. Son olarak da kamp içinde mutlak güvenlik sağlanana kadar işe çıkmayacağımızı söyleyerek toplantıyı terk ettik. Kalanlar şu anda devam ediyor. Toplantıya biz dört kişiden başka üç tane kontrolluk mühendisi, bakanlık yetkilisi, Caferbaba, Aminu, Abdullahi, Doroty, Mustafa bey, Bayram Bey katıldılar ve devam ediyorlar”
...................................................
“Ben size birkaç şey daha söylemek istiyorum. Uzlaşma üzerine. Bazı arkadaşlar sabah uzlaşmaktan bahsettiler. Sizlerin uzlaşmadan ne anladığınızı bilmiyorum. Ama ben ne anladığımı anlatmak istiyorum kısaca. Uzlaşma, aynı konuda farklı görüşe sahip iki tarafının anlaşamadıkları konu üzerindeki iddia ve haklarının bir kısmından vazgeçerek ihtilaflarını sona erdirmeleridir şeklinde anlatılabilir.”
“Bu işi yani uzlaşmayı politikacılar ve diplomatlar çok iyi yapıyorlar. Tartışmaya gitmeden önce haklarından fazlasını istiyorlar, ama masadan kalktıklarında zaten istediklerini alıyorlar ve her iki tarafta bazı hak ve isteklerinden vazgeçtiklerini söyleyerek uzlaştık diyorlar”
“Hâlbuki bizim vazgeçebileceğimiz hiçbir talebimiz yoktu. Ne istediysek onu yazdık, fazlasını değil. Yani uzlaşma adına vazgeçebileceğimiz hiçbir şey yok. Eğer herhangi bir talebimizden vazgeçmiş olsaydım sizlere ihanet etmiş olacaktım. Aslında sıradan, onurlu bir insan için uzlaşma ihanet demektir. Politikacılar gibi düşünmeyiz çoğumuz. İnce hesaplar, içten pazarlıklarda bulunmayız, ne istersek onu söyleriz doğrudan. Kendisine ihanet demektir. Uzlaşma yerine geri çekilmek daha onurludur.... Kazanmak için toparlanıp tekrar saldırabilirsin, ama uzlaştığın zaman artık mücadele bitmiştir. Sadece bunları söylemek istedim”
Daha sonra toplantıda olanları ve konuşulanları özetledi.
Oğuz Çetin konuşması bitince yerinden kalktı ve lojmanına gitti.

Saat 21:00 Yemekhane
Bayram ve Mustafa Beyler toplantıdan çıkarak yemekhaneye geldiler.
Oğuz Çetin telefonla yemekhaneye çağrıldı.
Toplantının sonucunu ve kararlarını Bayram Bey anlatmaya başladı.
Kamp ile şantiye arasındaki kapı örülerek kapatılacak.
Kamp tarafında bulunan sendika ve sağlık odası şantiye tarafına taşınacak.
Kamp tarafında gece ve gündüz silahlı üç polis tarafından güvenlik sağlanacak.
....................................................
Özür dilenmesi konusu hiç gündeme gelmedi.

Saat 22:10 Yemekhane
Türk personel yeni bir değerlendirme yapmak üzere toplandı.
Toplantı tutanağındaki ilk iki maddenin yerine getirilip getirilmediği konuşulacak.
Güvenlik konusu halledildi mi?
Özür dilenecek mi?
Şantiyenin ve kampın kapılarına resmi görevli olarak polislerin geldiği tespit edildi. Bu konu şeklen de olsa çözülmüş sayılabilir. Sendika yetkililerinin işçiler önünde ve yerel ortağın en büyük yetkilisi önünde Türk personelden özür dileme konusu tartışmaya açıldı.
Konuşmalar sonucunda üç farklı bakış açısı ortaya kondu.
1 – Özür konusunda taviz verilmesin. Sendika yöneticileri bütün işçilerin önünde Türk personelden özür dilesinler.
Bu görüşü özellikle atölye personeli destekledi.
2 – Sendika yöneticileri yemekhaneye gelsinler ve burada özür dilesinler.
Bu görüşü savunanlar, işçilerin toplu halde bulunmasının kışkırtılmaya müsait olacağını ve bir arbede çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca PM ve PC de bu konuda telkinlerde bulunmuşlardı.
3 – “Olay bu aşamaya kadar geldi. Kendimize zorla özür diletmemeliyiz. Bu özrü PM ve PC sendikacılara söyleyip diletmelilerdi, hâlbuki şimdi biz “gelin bizden özür dileyin” der duruma düştük. Böyle zoraki özrün zaten hiçbir anlamı olmaz.”
Diye düşünenler. Özellikle prekast ve üstyapı (asfalt gurubu) bu şekilde düşünüyor.
Tunay Bozbeyoğlu kararsız kalarak görüş bildirmedi.
Oğuz Çetin “durumun, bu üç görüş hakkında oylama yapmamız gerektirdiğini zannediyorum” diyerek seçenekleri sırayla hatırlattı ve toplantıdakilerin oy vermelerini istedi.
Birinci seçeneğe sekiz kişi oy verdi.
İkinci seçeneğe üç kişi oy verdi.
Üçüncü seçeneğe sekiz kişi oy verdi, oyunu kullanmamış olan Oğuz Çetin’de üçüncü seçeneğe,
“kendi adıma bir oy hakkım var, bu durumda zaten üçüncü görüş en fazla oyu almış oluyor, ayrıca burada bulunmayanlar adına da oy kullanma hakkına sahip olduğum düşünülürse üçüncü seçenek yani özür dilenmesini istemiyoruz, yarın sabahtan itibaren de işe çıkıyoruz şeklinde oy çokluğu ile karar almış bulunuyoruz.”
Diyerek oy verdi.
Daha sonra bir kapanış konuşması yaptı.
“Ben her şeyden önce bana güvenerek temsilcilik hakkı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu hareketimizin bazı sonuçları olduğunu söylemek isterim. İlk olarak bizler toplu bir hareket yapabileceğimizi hem kendimize hem yerellere ve hem de firmaya ispat etmiş olduk. Bundan sonra hakkımızda alınacak kararlar ve burada yapılacak hareketlerde bu faktör de dikkate alınmak mecburiyetindedir. İkinci olarak, bu beraberliğimizi sürdürmedeki zorluk görüldü ki, bu da bir ders olarak alınmalı. Üçüncü olarak, müdürlerimizin, haklarımızı dile getirmede ve savunmadaki isteksizlik ve yetersizliklerini gördük ki, bu da kaydedilmesi gereken üçüncü önemli derstir. Benim görevim şu andan itibaren bitmiştir. Hayırlı olsun”

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 7.GÜN


YEDİNCİ GÜN
23–10–2007
Saat 12:30 Yemekhane

Murat Oğuz yemekhaneye girdi.
Oğuz Çetin ve Erman Bayram aynı masada yemek yiyorlar. Diğer masaların bazılarında da birkaç formen yemekteler. Murat Oğuz yüksek sesle “Mustafa Bey, herkesin yemekhanede toplanmasını istedi, sendika yönetim kurulu özür dilemeye gelecekmiş” dedi.
Orada bulunan herkes buna karşı çıktı. Yemeklerini acele bitirip ayrıldılar.

Saat 13:30
Oğuz Çetin, Cumhur Keşan, Hasan Şaybakhan üçü birlikte km kırksekize, Oğuz Çetin’in arabası ile birlikte gidiyorlar.
Oğuz Çetin’i telefonla PM Bayram Bey aradı.
“Oğuz bey, saat 15:30’da sendika yönetim kurulu benim odada özür dileyecekler. Mustafa Bey gelmenizi istiyor.”
Oğuz Çetin “hayır biz bu konuda ne yapacağımızı size söyledik, gelmeyeceğiz” şeklinde cevapladı.

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 8. GÜN ve BİTİŞ

SEKİZİNCİ GÜN
24–10–2007
Bu gün, İstanbul’dan patronlar geldi. Hasan Ekşioğlu(yön. Kur. Bşk.), Recep Ekşioğlu(gnl. Müd.), Muzaffer Çolak (mali işlerden sorumlu gnl. Md. Yrd.).
Saat 10:00’da başlayıp saat 18:00’de biten yerel ortakla yapılan toplantının ardından akşam yemeği için yemekhaneye gelindi.
Yemekten sonra Hasan Bey, Erman Bayram’a “arkadaşları çağırın da biraz konuşalım” talimatını verdi.
İstanbul’dan gelenler “hareketinizin tamamen arkasındayız, sizi her şekilde destekliyoruz” dediler.
Devamla “ancak üç ile sekizinci maddeleri neden yazdınız bunu anlamadık” dediler.
Tunay Bozbeyoğlu söz isteyerek açıklamada bulundu.
Patronlar konuşmaya devam ettiler.
Maaş ödemelerinde gecikmeler olabilir, çünkü yurt dışında çalışan Türk firmaları hep geç ödeme yapıyorlar.
(Bu noktada herkes Muzaffer beye baktı, çünkü göreve başladıktan sonra maaş ödemelerini geciktirmiş ve sebep olarak da “bir STFA’da dokuz ay maaş almadan çalışıyorduk” demişti)
Fazla mesai ücreti işçiler içindir, yönetici personelin maaşı zaten işçilere göre yüksektir.
Doların değer kaybetmesi Kuzey Irak’a yapılacak askeri harekâttan sonra duracak ve dolar yükselecektir.
Son olarak Muzaffer Beyin RG&EKSI Nig. Ltd. şirketine (yani şantiyeye) Genel Müd. olarak atandığı tebliğ edildi. Muzaffer Bey söz aldı ve ilk icraatını açıkladı. “Türk personelin maaşı bundan sonra Türkiye’de bankaya yatırılacak”.
Dinleyicilerden bazıları bunu sebebini sordular ve “biz daha önce olduğu gibi maaşımızı burada almak istiyoruz ” şeklinde itiraz ettiler.
Hasan Bey “yereller sizin çok para aldığınızı düşünüp bu şekilde grev ve eylemler yapıyorlar” şeklinde açıkladı. Oğuz Çetin “parayı Türkiye’de yatırınca daha az aldığımızı neden düşünsünler, ne kadar maaş aldığımızı muhasebede çalışan herkes biliyor zaten” dedi.

KISSADAN HİSSELERİNE DÜŞEN ÜÇ ELMADAN BİRİSİNİN ÜZERİNDE “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” YAZISI VAR.

B İ T T İ

Aslında daha bitmedi... Yani son bu şekilde olmadı. Evdeki bulguru nasıl kaybettiler biliyor musunuz?
*Bu eyleme katılanlardan öncelikle Tunay Bozbeyoğlu işten çıkarılmaya zorlanarak istifası kabul edildi. Akabinde Hasan Şaybakhan işten çıkarıldı. Kurban bayramı tatili için Türkiye’ye izinli olarak büyük bir gurup gönderildi. Ama gurup yola çıkmadan iki saat kadar önce Proje Müd. Bayram, Şantiye Şefi Oğuz Çetin’i odasına çağırarak,
“artık seninle devam etmeyi düşünmüyoruz Oğuz Bey” dedi.
“Bunu şimdi mi söylüyorsunuz Bayram Bey, en azından bir gün önce söyleseydiniz de eşyalarımı toplasaydım”
Diyerek Oğuz Çetin odadan çıktı.
*Proje koordinatörü olarak fonksiyonsuz bir göreve atanmış olan (eski Prj. Müd.) Mustafa Taylan, havaalanında uçak biletinin tek yönlü olduğunu öğrendi ve Türkiye’ye gittiğinde işten çıkarıldı.
*Son olarak 2008 mart ayında İnş. Müh. Gürkan Yalçındağ, Topograf Talat Halefoğlu, İdari Müdür Erman Bayram,Formen Salih Seven kendi istekleri ile ayrıldılar. P.m. Bayram Beyin büyük umutlarla ve iddialarla eski iş yerinden getirttiği (ve yakınlıklarını ifade etmek için) Formen “Cankuş” Ali Rıza, idarenin isteği ile işten atıldı. Arazide kontrolluk elemanları ile sürekli tartışıyormuş. Şantiyede inşaat mühendisi olarak teknikofiste bir kisi (Cemhan Küçük) ve arazide bir kişi (Cumhur Keşan) kaldı.
*Ortalama 60 km.lik bölünmüş yol yapacak olan ve yaklaşık 200 milyon dolarlık keşif bedeli bulunan bir yol şantiyesi için, firmanın genel müdürü bir muhasebeci, genel müdür yardımcısı bir avukat, proje müdürünün mesleğinin ne olduğu belli değil (kendi iddiasına göre harita mühendisi, ancak bu konuda herhangi bir aktivitesi ve şantiyeye katkısı görülemedi) ve arazide ise sadece bir inş. Mühendisi mevcut. Buna mukabil şantiyede bol miktarda idari personel mevcut.
*İşten çıkarılanlara, patronlar bizzat söz verdikleri primleri (nisan-2008 ayı itibariyle) henüz ödemediler.
*İşten çıkarılan hiçbir kimseye kıdem ve ihbar tazminatları ödenmedi.
*Hiçbir mühendise fazla mesai ve tatil günü çalışma ücreti ödenmedi.
*Ofislerle, kampı ayıran ara kapının örülmesinden vaz geçildi ve bir asma kilit takıldı. Herkese de o kilitin bir anahtarı verildi. Ancak bir kaç gün sonra kapının kilitlenmediği görüldü. Kapıyı kilitlemeyenlere neden kilitlemediği sorulduğunda "onunla kim uğraşacak şimdi" cevabı alındı. On gün sonunda da kapı yine eskisi gibi açık kalmaya ve her türlü personelin istediği zaman geçip gitmesine devam edildi. Hatta yaklaşık bir ay sonra, ücretleri ödenmediği için işe çıkmama eylemi yapan işçiler tekrar mutfak,yemekhane ve kampın kapılarının kilitlenmesini, kendi aralarında tartıştılar. Ancak sendika yöneticileri bu defa bunun yapılmasına izin vermediler. Ama işçilerin söylediği ilginçti.
"MADEM BİZ ÜCRET ALAMIYORUZ VE AÇ KALIYORUZ, ÖYLE İSE BEYAZLARDA AÇ KALMALILAR".

15 Şubat 2008 Cuma

ÖKÜZE AĞIT

ÖKÜZE AĞIT

24–06–2003 10.00 arazi
Dün başlayan yağmur neredeyse aralıksız bu güne kadar devam etti. Ve ediyor da şu anda. Daha önce Pakistan’da çalışmış olan İlhan (burada köprü şefi şimdi, beraber aynı evde kalıyoruz) bu yağmurların muson yağmurlarına benzediğini söylüyor. Yağmurlar arazideki çalışmaları neredeyse tamamen, bazen de (şimdi olduğu gibi) kesinlikle tamamen durduruyor. Dün de öyle bir gündü. Dolgu yapamadığım için kazıdan çıkan ve dolguya uygun olmayan kötü malzemeyi ariyet ocağında oluşmuş boşluklara taşımaya karar verdim, ama ocağın yolu (arazide aceleyle açılmış alelade bir yol yapmıştık zaten) bütün kamyonları çamur deryasında neredeyse yuttu. Onları çıkarmak için çeşitli makineler kullanıyorum, bu arada benim pikap 4 çekişli-arazi vitesli olmasına rağmen oldukça zorlanıyor.
Biz öyle dizlerimize kadar çamur, tepeden tırnağa da yağmur ve terden sırılsıklam, sarı yağmurluklarımız içinde ıslak civcivler gibi sağa-sola seğirtip telaş ve kaygıyla çalışırken, tarlaların içinden büyük bir sığır sürüsü çıkarak yaklaşmaya başladı. Civardaki köylerin belki iki tanesinin sığırları bir aradaydı. 150 kadar olduklarını tahmin ediyorum. Sakin, emin adımlarla bir sağa, bir sola hafif hafif sallanarak yaklaştılar ve (sadece bir kısmı)bize şöyle göz ucuyla bakma tenezzülünde bulunarak yine aynı sessizlik ve dinginlikle (yağmurun ve bizim her turlu patırtımıza rağmen) tarlaların, ağaç ve çalıların arasından uzaklaşarak yok oldular.
Sürünün önünde bir kaç şımarık genç inek yürüyordu. Onların arkasında gücün, otoritenin, erkekliğin sembolleştiği dört tane boğa geliyordu. Bütün erkek Afrika sığırları gibi, onlarında omuz üzerindeki hörgüçleri, dişilerinkilerin neredeyse iki katı kadardı. Her biri en az 75 santim uzunluğunda olan boynuzları, zarif biçimde kıvrılarak 150 santimlik hilâller oluşturuyorlardı. Bu boğaların gözleri, dişilerinkiyle mukayese edildiğinde sanki sürmeli gibi, etrafı siyah ve bitimi de Çinliler gibi incelerek sonlanıyor. Gerdanları güçlü on bacaklarının arasından atlas perdeler gibi sallanırken, hörgüçlerinin altındaki adaleleri, her adım attıklarında sırtlarında dalgalanıp yer değiştiriyor, ve bu güçlü kaslar, bellerine doğru da incelerek atletik bir görünüm alıyorlar. Ama, en belirgin ve etkileyici tarafları arka bacaklarının arasında baldırlarına çarparak sallanan ve her biri iki yumruk büyüklüğünde olan testisleri. Tabiattaki birçok canlının erkeğinin, dişisinden daha güçlü, gösterişli, büyük olduğu gerçeği (bu gerçek yalnızca insan türünde tam tersine zorlanıyor) bu sığırlarda da çok bariz olarak gözleniyor. Boğalar kendilerinin ne olduklarının farkındaymışçasına o kadar vakar ve gururla yürüyorlar ki (sanki generalleri görüyorum) saygı duymaya zorluyorlar beni.
Sürüde sayısal üstünlüğü inekler elde tutuyor. Üretimin, faydanın ta kendisi onlar. ama sayıları böyle çok olunca değerleri belki de hak ettiklerinden daha az oluyor (yani kendi sosyal hayatlarında). Onlarında pek umurunda degil görünüyor bu. “Sütümüzü verir, doğururuz. Gerisinde hayatımızı yaşarız” boşvermişligi içinde, beş gözlü midelerine birkaç yeşil yaprak veya ot atmanın sıradan çabasıyla, önlerinde sağ veya sol yanlarındaki otları, çalıları koklayıp yokluyorlar.
Haşarı danalar küçük adımlarıyla annelerinin kâh sağında, kâh solunda koşturuyorlar. Birkaç tosun (yaşına girmemiş, hadım edilmemiş erkek) kendi ayarları üç beş düvenin (yaşına girmemiş, doğurmamış dişi) peşinde kuyruklarının altını koklama, tanıma çabasındalar. Yakın gelecekte sürünün erkekleri arasına girecekler ve bir tanesi ise bütün dişileri dölleme hakkına diğerlerinden daha fazla sahip olacak. Düveler aldırmaz, umursamaz bir burnu büyüklük göstermeye çalışıyorlar ama meraktan öldüklerine eminim.
Bu sürünün en garip, belki de en acınacak bir başka karakteri daha var; öküzler. Onlar bir defa boğalardan kesinlikle daha iriler. Hörgüçleri biraz daha ufak ama, fiziksel olarak daha güçlü ve iri görünüyorlar, ama boğalardan ayrı duruyorlar. Hatta sanki sürünün arkasında durmaya gayret ediyorlarmış gibi geldiler bana. Erkek olarak doğdukları kesin ama şimdi iki cinsin arasında bir yerdeler. Boğalardaki (o her şeyin sahibi olmalarına sebep olan) devasa testisler, öküzlerde yerini, kurumuş bir portakal büyüklüğündeki fazlalığa bırakmış. Doğduklarından sonra (bence vahşi sayılabilecek metotlarla) testisleri körletiliyor. Bu durumda vücutları normalden daha fazla büyüyor ve güçleniyor ama aynı oranda da yumuşak başlı, munis bir karaktere dönüşüyorlar. Hayatlarının anlamını kaybetmiş (kendi çaplarında devler) olarak, kasapta çengele asılacakları güne kadar, böyle sıkıntı ve huzursuzlukla çalılıklarda, tarlalarda dolaşacaklar.
Sürü geçti gitti, biz hay huy ile bağırış-naralarla çamurla, yağmurla mücadeleye devam ettik.
Kurtulduk.
Akşam oldu uyuduk.
(Bu neydi simdi yahu, öküze ağıt oldu sanki.)

23 Ocak 2008 Çarşamba

KABADAYI


ŞENER ŞEN VE "KABADAYI"


Şener ŞEN ismini her gördüğümde aklıma "HABABAM SINIFI"ndaki beden eğitimi hocası “badi Ekrem” gelir. Daha sonra “Arabesk” teki, “Allahım kör et beni” şarkısı. O filmlerden ve dönemlerinden bende kalan intiba Şener Şen'in “komik” sanatçı olduğudur. Daha sonra "ZÜĞÜRT AĞA" geldi. Bu filmdeki traji-komik rol de iyice üstüne oturunca Şener Şen, Türk sinemasının komik sanatçılarından birisi olarak tescillenmişti adeta.
MUHSİN BEY'i değerlendirme dışı bırakıyorum, yani bu süreçte o filmi bir kaza olarak görüyordum.

Ve EŞKIYA geldi.
Yani daha iyi anlaşılması için şöyle anlatayım.
Sinemada oturduk koltuklara, film başladı. Hekesin aklından geçen aşağı yukarı aynı. "ŞENER ŞEN var işte baş rolde... komik adam var, ya işte o, güleceğiz biraz".
Filmi anlatmayacağım size, birinci bölüm bitti, ben dahil herkesin dudaklarının ucunda bir tebessüm kıvrıntısı var. Henüz kahkaha krizlerine girmemişiz ama hazırlıklı olarak ikinci yarıya başlıyoruz. Şener Şen o bildiğimiz tedirgin, tetenek tavırlı güneydoğu insanı rolünde devam ediyor. İstanbul'un ve hapiste geçirdiği zamanlardan dolayı takip edemediği değişen dünyanın verdiği şaşkınlık, komik tavır ve mimiklerine tam da oturuyor. Hatta bıçkın bir delikanlıdan yediği kafa darbesi ile yıkılması ve kanayan burnunu tutarken ki hali, “KOMİK EŞKİYA”yı iyice teyitlemişti. Ha bir de Şen ile özdeşleşmiş ve komikliğinin alamet-i farikası diyebileceğimiz yürüyüş şekli (ki bunu ZÜĞÜRT AĞA'da, filmin sonlarında çiğ köfte satarken detay olarak tokyo terlikleriyle bir defa daha görmüştük) bu filmde de görülüyordu.
Ama sonra birden her şey değişti. Birden koltuklarımızda bir an ürpererek toparlandık.
Arkadaşını vuran mafya bozuntusu tiplerin mekanına sakince girdi. Elindeki tabanca, sanki bir uzvuymuşçasına, rahat ve tabii bir şekilde, doğrultulduğu her bedene bir kurşun yollayarak dünyasının değiştiriyordu. Ama “Eşkıya” aynı soğukkanlılıkla odalarda dolaşıyor, merdivenlerden inip çıkıyor, ve sıradan bir işmiş gibi sadece namluyu sakince doğrultması, karşısındakinin cansız yere düşmesine yetiyordu.
İşte o zaman anladım ben Şener Şen'in “komik” değil ama “KOMEDYEN” olduğunu.
Mesela Kemal Sunal (bence) hiçbir zaman “komik” sanatçı olmaktan kurtulamamıştı. Hatta VARYEMEZ filmindeki harika tiplemesi bile onu İNEK ŞABAN'lıktan uzaklaştıramadı.
İşte Eşkıya, Şener ŞEN (yani benim kafamdaki Şener Şen) için bir devrim yapmıştı. Şener Şen komik değil, komedyen olan bir sanatçıydı ve gerekirse bir eşkıyayı da çok rahatlıkla oynayabilirdi.
Ve şimdi
KABADAYI.
Kabadayı'daki ALİ OSMAN'da artık kesinlikle BADİ EKREM'den herhangi bir kırıntı yok. Züğürt Ağa sanki başka bir Şener Şen tarafından oynanmış.
Birçok sinema sanatçısı, hatta yabancılar içinde geçerlidir bu söylediğim, kendileri ile özdeşleşmeye başlayan bir karakter bulurlar ve her filmlerinde hemen hemen aynı tipi oynarlar. Belki onlar çok popüler gibi görünürler, hatta bazıları Oskar filan alırlar. Ama geçmişe dönüp baktığınızda onlardan pek iz kalmadığını görürsünüz.
KABADAYI iyi film bence. Türk sineması için nirengi noktalarından birisi olacaktır. Ama bundaki en büyük pay Şener Şen'indir.
Yazmadan edemeyeceğim, o filmdeki zayıf iki sanatçı, Murat ve Karaca rollerindeki İsmail Hacıoğlu ve Aslı Tandoğan olmuş. Özellikle Murat tiplemesi, konu içerisinde oyuncunun çok şey katabileceği veya kendini gösterebileceği bir tipti.
Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı DEVRAN sanki biraz abartılı bir karakter gibi. Fakat bana AKREP KRAL'ı hatırlattı, belkide bir devam filmine açık kapı bırakılan yer DEVRAN ve İMİRZALIOĞLU'dur
.

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...