3 Nisan 2010 Cumartesi

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 1

ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 1
Gece vardiyasını iptal ettik artık. Yağmurlar başladı sayılır. Zaten şantiyede para sıkıntısı da var. Makineleri uygun noktalarda toplatıyorum geceleri. Genellikle de ariyet ocaklarında toplanıyorlar. Kamyonlar ve diğer lastik tekerlekli makineler, paletli araçlara göre elbette daha fazla hareketli ve uzun mesafe gitmelerinde mahsur yok. Akşam olunca ariyet ocağındaki dozer ve paletli loaderlerin yanına gidiyorlar. Aynı zamanda güvenlikçilerin kontrol etmesi de daha kolay oluyor elbette.
Araçlardan motorin, motor yağı, hidrolik yağ çalınmasını her ne kadar tümüyle engelleyemesek de bu şekilde hırsızlığı azaltmayı başardık.
Vakit gece yarısından sonra olmuştu. MSN’ de sonuçsuz tartışmaların bunalttığı sıkıntılı anların birisindeyim. Uzaklardan gelen gök gürültülerini duyuyorum. Yağmur bulutu ne yapacağı belirsiz, ipini koparmış mayın gibi geziyor, yükünü nereye bir anda boşaltacağını anlayamıyorsun bile. Uyku tutmadı, verandaya çıktım, kanepeye oturdum. Uzakta çakan şimşekler bulutları flaş ışıkları gibi anlık aydınlatıyor, bulutların garip şekilleri gece karanlığında bir görünüp bir kayboluyorlar.
Can sıkıntım had safhada, uyumak mümkün değil. İçeri girip giyindim. Ariyet ocağındaki araçları ve bekçileri kontrol edeceğim. Bu saate ve böyle bir havada hiç beklemedikleri baskın olacak. Aslında benim için tehlikeli bir durum. Beni fidye için filan kaçırmaları ihtimal dâhilinde. Daha kötüsü, eğer bir hırsızlığın üzerine gidersem hırsızların ne yapacağı belli olmaz. Hırsızlar eğer sivilseler en fazla sopa bıçak taşıyorlar, ama eğer polis ya da asker iseler onlarda ya G–3, ya da M–16 var. Bazı polislerde AK–47 de gördüm. O zaman ne tepki verecekleri belli olmaz.
Otoparka gittim, çift kabin Toyota Pikap’ı çalıştırdım. Şantiye nizamiyesine yanaştım. Ses ve far ışığı kulübedeki nöbetçiyi uyandırdı. İçinden bana küfür ediyordur şimdi. Bu saate beyazlar genellikle karı-kız peşine giderler veya dönüyor olurlar. Adam benim keyfimden dolayı rahatsız edilmekten memnun olmamıştı elbette.
Onun beklemediği bir şey yaptım, arabadan inerek kulübesine yanaştım ve bekçibaşını çağırmasını söyledim. Uykulu hali ile aklını toparlaması uzun sürdü, tekrarladım istediğimi. Genelde bağıra çağıra kapıyı çabuk açmasını isterdik. Tek başıma gecenin bu saatinde araziye gitmeye tırsmıştım gerçekten. Yanıma bir iki güvenlikçi almadan gecenin bu saatinde araziye gitmek hiç de akıllıca değil yani.
Onbeş dakikalık bir yolculuktan sonra ariyet ocağına vardım. Yağmurun ıslattığı bölgelerden geçtim ama ariyet ocağında çamur filan yok. Bu iyi. Yarın kamyonların çamurla boğuşması gerekmeyecek. Dampere yapışan çamurlu toprak, kamyondan boşalma sırasında defalarca devrilmelerine sebep olmuştu.
Far ışığında kamyonlar ve makineler gündüz dizildikleri gibi görünüyorlar. Arabanın sesini ve ışığını gören bekçilerin çoktan ortaya çıkıp kendilerini göstermeleri gerekirdi. Ama kimseyi göremedim. Kesin derin uykudalar. İçecek bir şeyler bulursa sızıp kalıyorlar zaten. Ya da, gündüz başka işte çalıştıkları için gece uykusuzluğa dayanamıyorlar. Kulaklarının dibinde top patlasa uyanmıyor bazıları.
Ben böyle düşüncelerle ariyet ocağında arabayı döndürerek far ışığında bekçi ararken nihayet iki tanesi ortaya çıktı.
Bekçibaşına burada kaç kişi olduğunu sordum. Dört bekçinin olması gerektiğini söyledi. Haklıydım işte, iki bekçi işe gelmemişti bile, ama maaş günü muhasebenin önünde kuyruğa geçerler hemen.
Arabadan indim, hemen makine ve kamyonların sıralandığı tarafa yöneldim, el fenerimle araçların aralarını kontrol ediyorum, eğilip altlarına bakıyorum, hırsız varsa belki kaçamayıp saklanmıştır, ya da carkanlarını (25 lt.lik bidonlara bu adı vermişler) bırakıp saklanmışlardır, biz gidince dönüp almaya gelirler. Kimse yok, bir anormallik yok. Bu arada bekçibaşıyla konuşuyorum, bekçilere diğerlerinin nerede olduğunu sormasını istiyorum. Bekçibaşı İngilizce biliyor ama bekçiler yerel dil Hausa’yı konuşuyorlar sadece. Bekçi uzun uzun anlatıp arada da lastik tekerlekli Loader 966 Cat’i gösteriyor.
Hemen loaderin yanına gidiyorum hızlıca. Makineye bir şey olmuş olmasından korktum. Bir yandan da kızgınlıkla bağırıyorum artık, fakat İngilizce mi, Türkçe mi konuşuyorum bazen fark etmiyorum bile. Ama hangi dilde olursa olsun ortam, durum göz önüne alındığında kızgınlık ve öfke sözleri sarf ettiğimi anlamamak mümkün değil. Bekçibaşı da telaşla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama adamın İngilizcesinin kötü olması, benim anlamamın zor olması ve de doğal olarak da adam Hausaca’dan da araya kelimeler sıkıştırması tam bir iletişim kargaşası ve telaşı çıkarıyor. Adamların asıl korkusu işlerinden olmak. Elbette atacağım bunları işten. Görev yerini terk etmiş bekçiler, bunun farkında olmayan bir Bekçibaşı, nasıl bir sonuç bekliyorlar ki? Hele bir de motorin ya da başka bir şeyin çalındığını tespit edersem hırsızlık suçlamasıyla polislere vereceğimi biliyorlar.  
Loader 966’nın yanına gidince şaşkınlıktan bir an dondum kaldım. Makinenin sağ ön lastiği en az birbuçuk metre parçalanarak yarılmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Nasıl bir aletle bunu yapmışlardı? Herhalde palalarla yapmışlardı, ama o paslı eğri büğrü palaların bu lastiği kesmesi nasıl mümkün olmuştu ki? En önemlisi neden yapmışlardı? Demek giden iki bekçi bunu yaptı kaçtı, bu ikisi de kendilerini savunuyorlar şimdi. Ama neden böyle amaçsız ve zor bir şeyi yaptı bunlar şimdi? Lastiği çalmalarını anlarım, indirmelerini anlarım, ama parçalamak neden? Belki de makinenin operatörü çalışmak istemedi, biraz yatmak istedi, bekçilerden de akrabası filan varsa, birkaç Naira’ya yaptırdı bunu? Ya da en uzak ihtimal ama şirketten parasını alamayan birisi varsa intikam için yapmıştır. Diğer iki bekçi nerede peki, onların kaybolması anlamlı gelmiyor. Bunları düşünürken aynı zamanda bağırıp duruyorum, tehditler savuruyorum bekçilere, işten atacağımı, polislere vereceğimi filan söylüyorum.  Ama arada bekçibaşının yıldırım filan dediğini anladım. Ne yıldırımı yaa? Bunlar bu haltı yaptıktan sonra bir senaryo yazmışlardı muhakkak. Sakinleştim, anlat bakalım dedim adama.

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 2

ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 2
Bekçibaşı, ocaktaki bekçilerden öğrendiklerini anlatmaya başladı.
Yağmur yağacağını düşünen bekçiler araçların içlerine binmişler. İçlerinden birisi de, bu loadere binmiş, yağmur yağmamış ama loaderin üstüne yıldırım düşmüş, içindeki adam da alev almış yanmaya başlamış. Bu arada da loaderin lastiği yıldırım düştüğünde yarılarak patlamış.
Bu, burada anlatılacak en son hikâye olmalıydı herhalde. Ha ha ha dedim bağırarak. Hikâye anlatma bana, hikâye anlatma diye bağırdım. Ama adam ısrar ediyordu. Yanan bekçinin nerede olduğunu sordum. Köyüne göndermişler, yanında diğer bekçi de gitmiş. Onlara inanmadığımı, yalan söylediklerini söyledim. Beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Hatta alev alan arkadaşlarının üzerine su döküp söndürdüklerini söylediler. Adamlar yalanlarında ısrarlıydılar ve senaryo da kendi kafalarınca tutarlıydı. Bana karanlıkta bir yeri göstermek istediler. İşaret ettikleri yere yürüdük. Toprak ıslanmıştı ve geniş yaprakları olan dal kırıkları vardı. Anlattıklarına göre makineden çıkardıkları arkadaşlarını buraya kadar sürüklemişler, üzerine su döküp yaprak ve dallarla vurarak söndürmüşler, sonra da buraya geldikleri arabalarının arkasına koyup köylerine götürmüşler.
İnanasım gelmiyordu böyle bir hikâyeye, ama sonuçta inanmaktan başka da bir seçeneğim yok görünüyordu, en azından bekçiler böyle düşünmüş olmalılar. Ama beni bu derece aptal yerine koymalarına müsaade etmemeye karlıydım. Zaten şantiyede MSN’de ki tartışmamızdan yeterince gerginim, bu da tuzu biberi oldu şimdi.
Köylerinin nerede olduğunu sordum. Tarif ettikleri yere daha önce hiç gitmemiştim. Zaten yol yapım güzergâhından fazla uzaklaşmamakta fayda var. Ormanın içinde yolu kaybetmenin yanında birde bu yarı vahşilerin ne yapacağı hiç belli olmaz. Biz beyazlar onlar için yürüyen dolarlarız zaten. Cebimizdeki beş dolar için bile kafamızı kesmekten hiç çekinmezler. Şimdi gecenin bu vaktinde oraya gidemeyeceğimi çok iyi biliyorlar. Sabah olduğunda ise sen sağ ben selamet. Ama yanlış biliyorsunuz bekimutunlar (Hausa dilinde siyah adam demek), bu baturi (Hausa dilinde beyaz adam demek) hiç tahmin edemeyeceğiniz bir şey yapacak. Tamam beni götürün o köye, yaralanan adamı görmek istiyorum dedim. Hiç itiraz etmediler. Hatta bekçibaşı bile itiraz etmedi. Ama tereddüt gösterip korkmanın zamanı değil. Yoksa beni savanda kesmeyi göze alırlar mı? Amaaan, ne olacaksa olur yaa.
Bindik pikaba, ben kullanıyorum. Beş dakika kadar bizim servis yolunda gittik, daha sonra köylülerin kullandığı bir patikaya saptık, aslında araç yolu değil, ama dört çeker pikap sayesinde yarım saat kadar gidebildik. Önümüzde duran eski bir kamyonetin arkasında biz de durmak zorunda kaldık. Yol bitmişti. Buradan sonra yürüyeceğimizi söyledi bekçibaşı. Pişman mı olmalıydım acaba? Geri dönmeyi düşünmeli miydim?
Önde bekçi, arkasında ben, arkamda bekçibaşı çalıların, ağaçların arasında ilerlemeye başladık. Biraz açıklık bir yerde durakladığımda ilerde belki dört beş kilometre ötede ışıklar fark ettim. Taş ocağımızı tanıdım. Şu anda bulunduğum yeri iyi kötü kestirebiliyordum artık. Koşmam, kaçmam gerekirse ne tarafım nehir, ne tarafım orman-savan, ne tarafım da taş ocağı bilebilirim yani. Tabi oraya kadar kaçabilirsem eğer. Ne kadar Yusuf varsa kulaklarında çanlar çalıyordur muhakkak şimdi.
Yürüyüşümüz devam ediyor. El fenerimi aralılarla yakıp söndürerek bastığım yerlere de dikkat ediyorum. Ayak bileğimi filan bükmekten çok özellikle yılanlardan sakınmaya çalışıyorum. Saatime baktım üçü geçiyordu.
Açıklığa geldiğimizde mumların ve bazı yağ kandillerinin ışıklarıyla karşılaştık. Köye gelmiştik. Gözlerim etrafa alıştı. Hafiften de yıldız ışığı görmeme yardımcı oluyordu.
Bekçi bir kulübenin önünde durdu, kapı boşluğunu örten bez parçasını eliyle kenara çekti ve içeriyi işaret etti. Şimdi bu karanlık kulübeye girmem mi gerekiyor? Tereddüdüm had safhada. Üçe, iki gibi boyutlarda, kerpiçten yapılmış, çatısı ağaç dalları ve yapraklarla kapatılmış tipik bir köy kulübesi. Yavaş adımlarla kapıdan geçtim. Fenerim yanıyor, etrafa hıla göz gezdirdim. İçeride bir eski kanepe var, üç kişilik olmalı. Başka hiçbir mobilya ya da eşya yok diye düşünürken duvarın dibinde hasır parçasının üzerinde bir portatif müzik seti gördüm. Hemen yanında da bir akü ve kablolar vardı. Ben içeride böyle dikilip penceresiz boş kulübeyi gözden geçirirken kanepede, üzeri battaniye ile örtülü yığın kıpırdandı ve bir ses bana hitaben “sorry master” dedi.
El fenerimin ışığı kanepenin üzerinde çıplak yatan adama kilitlendi kaldı. Hayatımda böyle bir şey görmedim. Adamın kafatasını görüyordum bembeyaz, anlına ve ensesine doğru derisi soyulmuş ve derisinin kenarları yanmıştı, kırmızı eti görünüyordu, belki de kanıyordu. Omuzları da aynı şekilde derisi yanmış ve pembe eti ortaya çıkmıştı. Aynı yanık karnında ve göbeğinde de vardı, ve derisi burada da soyulmuştu. Ne kadar süre öyle şaşkın kaldığımı bilmiyordum. Adamın inlemeleriyle kendime geldim tekrar. Hemen dışarı fırladım. Bekçibaşına arabanın anahtarını verdim ve arabayı muhakkak buraya getirmesini söyledim, adam da arkamdan kulübedeki manzarayı görmüştü zaten, koşarak gitti. Köylüler etrafımı çevirmiş bana bakıyorlardı. Birkaç ihtiyarın ilk defa beyaz gördüğünü sanıyorum, bana dokunarak kontrol ediyorlardı. Genç kızlardan birisine İngilizce beni anlayıp anlamadığını sordum. Anladığını söyleyince, içecek su getirmesini söyledim. Kendim için istediğimi sandılar önce ama suyu yararlı adama vermek isteyince etrafımdaki yaşlılar karşı çıktılar. Ben ısrarla adama suyu içirdim, biraz rahatladığını düşündüm. On dakika kadar sonra benim pikap hoplaya zıplaya geldi.
Yaralıyı arka koltuğa uzattık. Yakın akrabası olduğunu zannettiğim üç dört kişi de arkaya, kasaya doluştular. Sabaha karşı şehrin girişindeki bir özel hastaneye hızla girdik. Nöbetçi doktor olup olmadığını sordu bekçibaşı. Hemşirenin cevabı dumurlarda yatılıktı. Nöbetçi doktor varmış ama uyuyormuş ve uyandırılmamasını istemiş. Dolayısıyla sabahı beklememiz lazımmış.
Oradan hızla uzaklaştık, şehir içine girdik, sabah trafiği hareketlenmişti, bekçibaşının tarif etmesiyle devlet hastanesini kolayca buldum. Benim, yani bir beyazın yanında olması sebebi ile burada daha fazla ilgi gördü yaralı. Acil servise aldılar ve hemen tedaviye başladılar.
Hastaneden ayrılıp şantiyeye geldiğimde saat on olmuştu. Proje müdürüne durumu anlattım. İyi yapmışsın, git dinlen dedi.
Yattım uyudum.

31 Mart 2010 Çarşamba

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-İLK KAMYON KAZASI

İLK KAMYON KAZASI
21–06–2003 14.45 arazi
Bu sabah talihsiz olma konusunda yeni bir örnek vererek kendimi bir daha aştım. Saat yedide, arazide ekibi işe başlatmıştım. Makineler, kamyonlar saat gibi. Arıza filan yok. Hava güzel, bulutlar her zamanki gibi ama en azından bu gün yağmur yağmayacağını şiddetle tahmin ediyorum. Tatlı bir rüzgâr esiyor. Yani bu lanet Afrika’da bu kadar güzelliğin bir arada olması nadir görülecek bir durum. Çalışmak için her şey uygun.
Saldırdık işe, bu gün en az 2500 m³ dolgu hedefliyorum. Aylık ortalamayı yükseltip, proje müdürü yalakası ve yalak şantiye şefini morartmak için iyi bir fırsat.
Saat 8.00 oldu. Kazı bölgesindeyim. Dolguda çalışan greyder şeytan kovalıyormuşçasına, zıplaya zıplaya geliyor. İki km. kadar mesafe var dolgu ile kazı arasında. Müjdeyi aldık....
 Bir kamyon devrilmiş.
—Şoför?
Şoförü topograflar arabalarına alıp hastaneye götürmüşler.
—Durumu nasıl?
İyi imiş, kan filan görünmüyormuş, kırık filan olduğunu da zannetmiyorlarmış.
Acele atladım arabaya gidiyorum. Pikabın tekerlekleri yere değmiyor. Arazide 150'ye çıktım. Bir yandan da düşünüyorum,"nasıl kabiliyetli bir şoförüm var ki, tabak gibi dümdüz dolguda kamyonu devirebiliyor?" diye. Devrilen kamyonu gördüğümde, mümkün olan tek ihtimalin (Murphy yasaları gereği) gerçekleştiğini gördüm. Kamyon dolgu şevinden yuvarlanmış. "Ulan, bu adam ne arıyor şevin bu kadar yakınında?".
Ama daha önce sunu söyleyeyim "talihsiz bedeviyi çölde kutup ayısı …miş" demiş birilerinin ataları ve de çok da doğru söylemiş adiler.
Kamyonun yanında, bizim patron biraderler ve büyük patronun (işletme tahsil edip babasının dükkânında patronluk stajı yapan) çokbilmiş oğlu (daha karga mokunu yemeden sabahın köründe) dikiliyorlar.
Sahayı teftiş ediyormuş beyler. Yav bir haftalığına gelmişlerdi şantiyeye, nasıl bir tesadüftür ki bu şimdi?
Kamyonun yan yatmış, tekerlekleri, hala boş boş dönüyor, bunlarda etrafında dönüp duruyorlar, bir yandan konsültasyondalar, bir yandan da ellerinde telefonlar şantiyeyi arıyorlar.
-Hiyap gönderin, halat gönderin vs.,v.s...
(Hiyap; vinçli kamyonlara verilen genel ad)
"Yav devrilen kamyon boş haliyle en az 20 ton. Senin hiyabın 500 kg.ı zor kaldırıyor, ne zırvalıyorsun? diye içimden fırçayı basıyorken, patron oğlu yanıma geldi.
İş bitirici, beceriksizlik tespit edici, sorumlu bulucu, "olayı anladım, çözdüm ben" diyen (oldukça iyi düşünüp hazırladığını, mimiklerinden, sesinin tonlamasından anlayabildiğim) bitiren sorusunu sordu.
-Burada trafiği düzenleyici, yönlendirici bir sisteminiz yok mu Timur bey?
........................................
Suratına kaç saniye baktığımı hatırlamıyorum. Ama inanın bu süre içinde o salağı en az on defa yere indirip kolunu bacağını kırdım-yani sanal olarak.
—Yok. Neden sormuştunuz?
"Kara Afrika’dasınız, dağ başında yol yapıyorsunuz, toprak işlerini yapıyorsunuz, kazı ve dolgu yapıyorsunuz ve size böyle bir soru soruluyor. Şöyle bir cevap da olabilirdi belki. Eeee..... Trafik lambalarını sipariş etmiştik, yarında ağzında düdük, beyaz eldivenleriyle trafik görevlileri işe başlayacaktı, ama bu kamyon biraz aceleci davrandı"
Müthiş bir analiz yeteneğiyle sorumu cevapladı.
—Burada kamyon birikmesi olmuş, şoför kenara fazla gelince aşağıya yuvarlanmış.
Kamyonun yanına doğru yürürken açıkladım,
—Hayır, öyle olmamış, o hayvan hızlı ve dikkatsizmiş, belki de uyumuştur. Fren bile yapmadan, direksiyonu bile kırmadan şevden yuvarlanmış, tekerlek izlerine bakmanız yeterli.
Biraz sonra şantiyedeki ne kadar gereksiz, geveze, boş adam varsa olay mahalline doluştular. Allah’tan proje müdürü yine seyahatteydi de onun zırlamalarından kurtuldum. Her kafadan bir ses çıkıyor. Kimi halat bağlayıp havaya kaldıralım diyor, kimi kepçeyi altına kaldırıp itelim diyor, kimi 100 tonluk vinç getirip kaldıralım diyor. Onlar böyle tartışırken biraz önce haber gönderdiğim excavator 345 Caterpillar geldi (50 ton civarındaki ağırlığıyla oldukça büyük ve güçlü bir makinedir) kamyona hasar vermeden, şasiyi, damperi filan yamultmadan, damper kasasına kepçesiyle dayatıp düzelttirdim. Kalın bir halatla bulunduğu yerden düz bir yere çektirdim, biraz sonra da makine şefi geldi, kamyonu atölyeye çekeceğiz.
Nasıl başlamıştı gün, nasıl bitti.
İlerleyen zaman içerisinde öğrendik ki, kamyon devrilmesi sıradan bir günlük olay olabiliyormuş. Neden mi? Ucuz ve tecrübesiz şoför çalıştırmaktan ve bu şoförleri de motorin hırsızlığından sürekli işten atıp yenilerini işe almaktan. Ayrıca atölyede yetkin personel almayıp gerekli bakım ve onarımı da parasızlıktan yapamamaktan.

21 Mart 2010 Pazar

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-MOTORİN TANKERİ

MOTORİN TANKERİ
08-03-2009 - Otel, 10 numaralı oda. Saat 00.30 suları.
Şirket hattının olduğu cep telefonu çalmaya başladı. Aslında telefonun sesiyle uyandım, ne kadardır çaldığının farkında değilim. Baktığımda arayan numara yerinde herhangi bir isim yazmıyor, yani arayanı tanımıyorum, belki de yanlış bir arama. Açtım...
—Abi ben geldim.
— Hoş geldin de? Sen kimsin, nereye geldin?
—Abi ben mazot getirdim, nizamiyedeyim ama kimse yok şantiyede?
Uyku sersemliği... “Kim bu adam, ne mazotu, ne nizamiyesi? “ Bir süre cevap veremedim, sessizlik.
—Abi uyandırdım galiba, kusura bakma, Mersin’den geç yüklediler abi ne yapayım, anca geldim.
“Lan yoksa bu arayan, sabah geleceğini söyledikleri motorin tankeri olmasın... Evet, o muhakkak.”
—Sen havaalanındaki nizamiyede misin şimdi?
—Evet, abi, telefonun da buradaki nöbetçi uzman çavuştan aldım.
—İyi de bu saatte ne işin var senin orada, saat gece yarısını geçmiş, yarın Pazar, tatil pazarı. Cumartesi gece yarısı şantiyeye gelinir mi?
—Abi yeni geldim işte, nasıl yapacağız şimdi?
—Şu anda yapacak bir şey yok, şantiyede kimse yok zaten, olsa da fark etmez, tankeri gecenin bu saatinde hangi kantar sokacağız da malı teslim alacağız. Yarında kimse olmaz tatil çünkü pazartesi sabahı orada ol o zaman hallederiz.
—Ama abi iki gece ben burada mı kalacağım yani.
—Olm ben ne yapayım, bu saate gelinir mi, senin cumartesi sabahı burada olman gerekiyordu, sen gece yarısından sonra geliyorsun, orası askeri bölge, öyle istediğin zaman girip çıkabilir misin?
Tanker şoförü birkaç saniye sustu. Karşısındakini ikna edemeyeceğini anlamıştı.
—Peki, abi, tamam.
—Tamam, iyi geceler.
Telefonu kapattım. “Bu adam ne yapmaya çalışıyordu? Neden böyle ilgisiz bir saatte gelmişti? “ Uykum kaçtı.
Aslında bu saatte gelmesinin sebebi açıktı, yolda başka yükler almış ve boşaltmıştı ve anca bu zamanda gelebilmişti, kimse ona fazladan yaptığı bu iş için hesap soramayacaktı ve o fazladan yaptığı nakliyenin bedelini de şirketine vermeyip kendisine alacaktı. Ya da bir başka ihtimal, motorin kontrolsüz bir şekilde teslim alınacaktı, yani miktarı kontrol edilemeyecek ve (eğer şoför motorinden çalmışsa) eksiklik belli olmayacaktı.
........................................................
Sabah (bu sefer istemesem de) her zamanki gibi saat 06.00’da uyandım. Kafamda gece yarısı yaptığım telefon konuşması ve muhtemel sonuçları var. Birazdan tanker şöförüde uyanacaktır. Muhtemelen hemen kendisini gönderen firma sorumlusu Bayram beyi arayacak ve malı şantiyeye getirdiğini ama kimsenin teslim almadığını söyleyecektir. Bayram’da benim patronumu arayacak, “şantiyedekilerin çalışmadığını, mazotun boşaltılmayı beklediği”ni söyleyecektir.
Saat 09.30, otel salonunda kahvaltı. Bu saate kadar kimsenin aramamış olmasını garipsemiştim ki, telefonum çaldı. Arayan motorini gönderen şirket yetkilisi Bayram.
—Şoför beni aradı, şantiyede beklediğini söylüyor, telefonla aradığı kişi mazotu istemediğini söylüyormuş ona.
—Bayram bey, şoförün aradığı bendim. Beni aradığında saat gece yarısını geçiyordu ve bu gün de Pazar yani bizim şantiyenin tatil pazarı. Dolayısıyla ne gece yarısı ne de bu gün o mazotu teslim almamız mümkün değil, gece yarısı ben nerede kantar bulacağım da tarttırıp o mazotu teslim alacağım. Şoföre pazartesi sabahı mazotun teslim alınacağını ben söyledim.
Bayram bu açıklamadan sonra söyleyecek başka söz bulamadı. “İyi günler” dedi ve telefonu kapattı.
Ben şimdi bekliyorum. Bu konunun benim patronuma nasıl intikal edeceğini ve bana nasıl bir yıpratma ve suçlama ile geri döneceğini bekliyorum.

12 Mart 2010 Cuma

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-MOTORİN HIRSIZLIĞI



















MOTORİN HIRSIZLIĞI
06-06-2003   ŞANTİYE-LOJMANLAR


Üç gün kadar önce proje müdürü elinde bir tomar kağıtla hızla odama daldı.

Senin dozer operatörün mazot çalıyor, derhal işten kov!
Böyle cırlaması (bağırınca sesi tizleşiyor) beni iyice geriyor zaten, birde “senin operatörün” veya “senin formen bozuntun var ya…” şeklinde söze başlar. Benim ekibim ya, doğrudan bana hakaret edemediği, bağıramadığı için bu şekilde dolaylı yoldan yapıyor.
—Nasıl anladınız hırsızlığı? Dedim.
—Ben anlarım.
Dedi ve geldiği hızla odamdan ayrıldı. “Caterpillar Performans Handbook”a bakıyor. Makinelerin arazideki yakıt sarfiyatlarıyla, üretici firmanın verdiği değerleri karşılaştırıyor. Elbette şantiyede kullanılan motorin fazla çıkacak. Makinelerin çoğu onbeşbin saat kullanılmış, bakım ve onarımları bu halde bile gerektiği gibi yapılmıyor. Bu şantiye şartlarındaki yakıt ve yağ sarfiyatlarıyla, üreticinin verdiği idealize edilmiş değerler arasında fark olmaması mümkün mü? Elbette değil. Fakat hırsızlık konusu çok ciddi. Bunu araştırmam lazım.
Ama hemen adam kovmakla olmaz ki. Burası Afrika. Lakin bizimkiler karşılarında zencileri görünce hemen efendi-köle ilişkisine dönüştürüyorlar her konuyu. Adamların yüzüne karşı gereksiz bağırmalar, nasıl olsa anlamıyorlar diye ana-avrat küfürler gırla gidiyor. Mesela bizim Türk formen İngilizcede yes, no, okey dâhil on kelime ya biliyor ya bilmiyor. Almış karşısına bir yerel işçiyi, ona iş öğretmeye-anlatmaya çalışıyor. İşçi anlamıyor haliyle. Sonra da bizimkisi başlıyor bağırmaya, “bunlar geri zekâlı, iki saattir anlatıyorum hiçbir şey anlamıyor” diye. Bizimkilerde bir kibir, bir böbürlenme, sanırsın medeniyeti ilk defa kendisi getirmiş Afrika’ya.
Kadıköy’de veya Kızılay’da kaldırımda yürüyen sıradan insanlardanken burada birden kendilerini “efendi” zannetmeye başlıyorlar.
Makinelerin yakıt sarfiyatlarını tekrar hesaplattırdım, özellikle dozerinkine dikkat ettim. Hayır bir anormallik yoktu dozerde, hatta onun yakıt deposu kapağı ilave olarak bir asma kilitle kapatılıyordu. Ama özellikle üç kamyonunkinde olağanüstü bir fazlalık var. Çalışma şartları, insanlara güvenmek, adil olmak filan tamam ama sonuçta bir yere kadar. Durumu proje müdürüne anlattım. Hırsızlığın yapıldığı konusunda kesin bir inanca bende sahip oldum ama nasıl yapıldığı konusunda bir delil bulamadık. Kimsede ispiyonculuk yapmıyor. Şoförleri işten çıkarmaya karar verdi müdür. Şantiye toplantısında bana talimat veriyor.
—Herkesi toplayacaksın “bu adamlar motorin hırsızlığı yaptıkları için işten atıldılar” diyerek hırsızları kovacaksın.
İspatlanmamış bir hırsızlıkla (belkide haberleri olmadan kamyonlarından çalınmıştır) üstelik herkesin içinde bu üç kişiyi suçlayıp işten atacağım demek. Böyle bir hakareti kim kabullenebilir ki? Müdür arada benimde icabıma bakacak anlaşılan. O kadar adamla karşı karşıya getirecek beni.
—Olmaz öyle şey. Dedim.
—Bu adamları nasıl, hangi prosedürle işe aldıysak o şekilde çıkarmamız lazım. “Personel İşleri” işe aldı, öyleyse gene onlar çıkarmalılar. Çağırırız buraya adamları, açıklama isteriz. Anlatırlar konuyu, bizde “tatmin olmadık” deriz. Zaten deneme süresi içindeler. Göndeririz giderler.
Müdürdeki kurnazlığa bak. Beni tek başıma elli yerlinin içine resmen katledilmem için atıyor. Ben her gün arazide tek başıma on, oniki saatimi bunlarla geçiriyorum. Buradaki işsizliği, fakirliği ve beyaz adama düşmanlığı da ekle bunun üzerine, nasıl bir risk içinde olduğumu tahmin edersin.
Bu sabah şoförlerin üçünü de personel işleri odasına çağırttım. Tasarladığım gibi kısa bir konuşma geçti aramızda. “Çalışmalarından özellikle ben memnundum”,”ama izahı mümkün olmayan bir durumdu bu”. Beni sakin bir şekilde dinlediler. Beklediğimden çok daha az tepki ve itirazla karşılaştım. Elbette kesinlikle bu suçlamayı kabul etmediler. Sonunda personel işlerinde çalışan bir yerel elemanımız işten çıkarıldıklarını yazılı ve sözlü olarak da tebliğ etti.
Aradan çok zaman geçmeden bu yakıt hırsızlığı önüne geçilemez biçimde arttı. Artık işten çıkardığımız şoför veya makine operatörünün sayısını ben bile önemsememeye başladım. Bütün bu kargaşanın içinde bir şoför temiz kalmıştı. Onun kamyonundan yakıt çalınmıyordu. “Emeka” bu sebeple en güvendiğim adamım oldu. Her işe hiç itiraz etmeden koşuyordu. Su tankerine şoför mü lazım, Emeka hemen gönüllü gidiyor, bir kamyonda arıza mı var, Emeka tamir ekibinden önce müdahale ediyor. Böyle cevval bir eleman işte. Ama şüpheler üzerinde toplanmaya başladı yavaş yavaş. Sonradan anlaşıldı ve ispat edildi ki mazot hırsızlığının düzenlenmesi ve idaresi tamamen onun kontrolündeymiş. İşine son verildi elbette hemen. Hırsızlık bitti mi, elbette hayır. Bu çok hikâyeye konu olacaktı

29 Ekim 2009 Perşembe

BETONUN SUYU, MİKSERİN REDÜKTÖRÜ, ELİNİN KÖRÜ

BETONUN SUYU, MİKSERİN REDÜKTÖRÜ, ELİNİN KÖRÜ

Laboratuar test sonuçları harika görünüyor. Küp numunelerindeki basınç gerilmeleri, kiriş numunelerindeki çekme gerilme sonuçları neredeyse yüzde yirmibeş, otuz daha yüksek. Taze beton çökme miktarları üç santimden daha fazla değil. Kâğıt üzerinde her şey harika.

Günlerdir beton yüzeyine oluşan çatlaklar dolayısıyla herkes birbirini tenkit edip suçluyor. Proje müdürü şantiye şefini, şantiye şefi saha mühendisini, saha mühendisi beton ekip şefini, beton ekip şefi beton santralı operatörünü, santral operatörü beton agregası getiren taşeronu suçladı, sitem etti, fırçaladı.

Beton ekibi “malzeme bozuk” dedi. Arazi mühendisi, şantiye şefine “doğal kum çok kirliymiş” dedi. Şantiye şefi, proje müdürüne “agrega uygun boyutta gelmiyor” diye şikâyet etti.

Proje müdürü, agrega getiren taşeronu “getirdiğin agrega gradasyona ve verdiğim boyutlara uygun değil, paranı keseceğim ve bu kötü malzemeyi hemen geri götüreceksin” diye tehdit etti.

Proje müdürü, beton dökümünü kontrol etti ve beton serme ekibine “betona burada su veriyorsunuz, vibrasyonu da fazla yapıyorsunuz” diye kızdı, döndü geldi laboratuara.

“Beton slampını (çökme miktarı-su miktarı arttıkça slamp değeri de büyür) neden kontrol etmiyorsunuz” diye fırça attı. Laboratuar çalışanı “… bakıyoruz abi, her mikser santralden çıkmadan muhakkak slampına da bakıyorum, numune de alıyorum” diye kendini savundu.

-….ne! ne, ne , ne ???? Sen numuneleri santralde mi alıyorsun yani???

-Evet şefim.

-Neden oğlum, arazide, beton döküm yerinde yapman gerekir bu işleri?

-Ama numune kalıpları filan ağır şefim, kamyonete indir bindir zor oluyor, hem Hacı abiyi (kamyonet şoförü) her zaman bulamıyorum.

-…… **xxx@@@!!!!XXXX###.......

-Tamam, şefim testleri arazide yapmaya devam edeceğim.

Eğer beton santralden normal çıkıyorsa ve arazide de su verilmiyorsa nasıl oluyor da gidene kadar bu hale geliyor? Beton kendi kendine sulanmıyorsa demek ki yolda giderken su ilave ediliyor. Mikserler uzaktan takibe alındı. Evet, santralın görüş alanından çıkan mikser sürücüsü hemen durup mikserin içine giden su borusunun vanasını açıyor ve bir süre betona su verdikten sonra tekrar devam ediyor yoluna. Daha uyanık sürücüler, döküm yerinde betonu verdikten sonra mikseri yıkamak içim içine su veriyorlar ve beton santralına gittiklerinde yüklenilen beton bu suyun içine konuyor.

Yani, virgülden sonraki haneleri düşünecek kadar hassas olmaya çalışan şantiye mühendisleri, beton kalitesini yükseltmek için kafa patlatıp koştururken bu kurnaz sürücüler onları tamamen aptal yerine koyuyorlar.

Neden böyle yaptıklarını sordular kızgınlıkla. Cevap hem masumca hem de trajikomikti.

-Şefim, beton katı olunca mikserin redüktörleri zorlanıyor ve çabuk bozuluyor. Patronlarda bize fırça atıp tamir paralarını maaştan kesiyorlar.

Normal bakım ve onarımı periyodunda yapılmayan her makine arızalanmaya mahkûmdur zaten.

Artık, laboratuar elemanları betonla ilgili deneyleri arazide yapıyor, numuneleri arazide alıyorlar. Mikser sürücüleri sıkı şekilde takip ve tembih ediliyor.

Numune sonuçlarının daha gerçekçi olduğu görülüyor.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

KİTAB-ÜL HİYEL'in EN VURUCU PARAGRAFI


MUCİZE İLE GERÇEK ARASINDAKİ İLİŞKİ
"..... belki de "ve in yerev ayeten yu'ridû ve yekuûlü sihrun müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doluydu: Gailevi adında bir alim, onlara gök kubbenin değil de aslında dünyanın döndüğünü söyleyip kafalarını alt üst edince zavallıya çektirmediklerini bırakmamışlardı. Çünkü Arabide aynı kökten "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lûgatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler, onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi olarak bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları her şeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı olanın tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya'nın kendisi, bir mucize olarak düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı ...." (Kitab-ül Hiyel, sh. 76, İhsan Oktay ANAR)

Yaratıcı için sadece "kün" (ol) demesi (ki bu "deme" fiili Kur'an da geçen ifadedir, muhtemelen insanların yaradılışı anlayabilmesi için kullanılmıştır) ile sıfır zaman süresinde oluşan varlığın "mucize" veya "sıradan" diye nitelendirilmesi tamamen subjektiftir. Bu değerlendirmeyi insanoğlu çıkarlarının doğrultusunda yapar.
Oktay ANAR, kitabında bu konuyu çok güzel izah etmiş.

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...