3 Nisan 2010 Cumartesi

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 2

ÖNYARGININ SEFALETİ YA DA ATEŞLİ BİR GECE - 2
Bekçibaşı, ocaktaki bekçilerden öğrendiklerini anlatmaya başladı.
Yağmur yağacağını düşünen bekçiler araçların içlerine binmişler. İçlerinden birisi de, bu loadere binmiş, yağmur yağmamış ama loaderin üstüne yıldırım düşmüş, içindeki adam da alev almış yanmaya başlamış. Bu arada da loaderin lastiği yıldırım düştüğünde yarılarak patlamış.
Bu, burada anlatılacak en son hikâye olmalıydı herhalde. Ha ha ha dedim bağırarak. Hikâye anlatma bana, hikâye anlatma diye bağırdım. Ama adam ısrar ediyordu. Yanan bekçinin nerede olduğunu sordum. Köyüne göndermişler, yanında diğer bekçi de gitmiş. Onlara inanmadığımı, yalan söylediklerini söyledim. Beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Hatta alev alan arkadaşlarının üzerine su döküp söndürdüklerini söylediler. Adamlar yalanlarında ısrarlıydılar ve senaryo da kendi kafalarınca tutarlıydı. Bana karanlıkta bir yeri göstermek istediler. İşaret ettikleri yere yürüdük. Toprak ıslanmıştı ve geniş yaprakları olan dal kırıkları vardı. Anlattıklarına göre makineden çıkardıkları arkadaşlarını buraya kadar sürüklemişler, üzerine su döküp yaprak ve dallarla vurarak söndürmüşler, sonra da buraya geldikleri arabalarının arkasına koyup köylerine götürmüşler.
İnanasım gelmiyordu böyle bir hikâyeye, ama sonuçta inanmaktan başka da bir seçeneğim yok görünüyordu, en azından bekçiler böyle düşünmüş olmalılar. Ama beni bu derece aptal yerine koymalarına müsaade etmemeye karlıydım. Zaten şantiyede MSN’de ki tartışmamızdan yeterince gerginim, bu da tuzu biberi oldu şimdi.
Köylerinin nerede olduğunu sordum. Tarif ettikleri yere daha önce hiç gitmemiştim. Zaten yol yapım güzergâhından fazla uzaklaşmamakta fayda var. Ormanın içinde yolu kaybetmenin yanında birde bu yarı vahşilerin ne yapacağı hiç belli olmaz. Biz beyazlar onlar için yürüyen dolarlarız zaten. Cebimizdeki beş dolar için bile kafamızı kesmekten hiç çekinmezler. Şimdi gecenin bu vaktinde oraya gidemeyeceğimi çok iyi biliyorlar. Sabah olduğunda ise sen sağ ben selamet. Ama yanlış biliyorsunuz bekimutunlar (Hausa dilinde siyah adam demek), bu baturi (Hausa dilinde beyaz adam demek) hiç tahmin edemeyeceğiniz bir şey yapacak. Tamam beni götürün o köye, yaralanan adamı görmek istiyorum dedim. Hiç itiraz etmediler. Hatta bekçibaşı bile itiraz etmedi. Ama tereddüt gösterip korkmanın zamanı değil. Yoksa beni savanda kesmeyi göze alırlar mı? Amaaan, ne olacaksa olur yaa.
Bindik pikaba, ben kullanıyorum. Beş dakika kadar bizim servis yolunda gittik, daha sonra köylülerin kullandığı bir patikaya saptık, aslında araç yolu değil, ama dört çeker pikap sayesinde yarım saat kadar gidebildik. Önümüzde duran eski bir kamyonetin arkasında biz de durmak zorunda kaldık. Yol bitmişti. Buradan sonra yürüyeceğimizi söyledi bekçibaşı. Pişman mı olmalıydım acaba? Geri dönmeyi düşünmeli miydim?
Önde bekçi, arkasında ben, arkamda bekçibaşı çalıların, ağaçların arasında ilerlemeye başladık. Biraz açıklık bir yerde durakladığımda ilerde belki dört beş kilometre ötede ışıklar fark ettim. Taş ocağımızı tanıdım. Şu anda bulunduğum yeri iyi kötü kestirebiliyordum artık. Koşmam, kaçmam gerekirse ne tarafım nehir, ne tarafım orman-savan, ne tarafım da taş ocağı bilebilirim yani. Tabi oraya kadar kaçabilirsem eğer. Ne kadar Yusuf varsa kulaklarında çanlar çalıyordur muhakkak şimdi.
Yürüyüşümüz devam ediyor. El fenerimi aralılarla yakıp söndürerek bastığım yerlere de dikkat ediyorum. Ayak bileğimi filan bükmekten çok özellikle yılanlardan sakınmaya çalışıyorum. Saatime baktım üçü geçiyordu.
Açıklığa geldiğimizde mumların ve bazı yağ kandillerinin ışıklarıyla karşılaştık. Köye gelmiştik. Gözlerim etrafa alıştı. Hafiften de yıldız ışığı görmeme yardımcı oluyordu.
Bekçi bir kulübenin önünde durdu, kapı boşluğunu örten bez parçasını eliyle kenara çekti ve içeriyi işaret etti. Şimdi bu karanlık kulübeye girmem mi gerekiyor? Tereddüdüm had safhada. Üçe, iki gibi boyutlarda, kerpiçten yapılmış, çatısı ağaç dalları ve yapraklarla kapatılmış tipik bir köy kulübesi. Yavaş adımlarla kapıdan geçtim. Fenerim yanıyor, etrafa hıla göz gezdirdim. İçeride bir eski kanepe var, üç kişilik olmalı. Başka hiçbir mobilya ya da eşya yok diye düşünürken duvarın dibinde hasır parçasının üzerinde bir portatif müzik seti gördüm. Hemen yanında da bir akü ve kablolar vardı. Ben içeride böyle dikilip penceresiz boş kulübeyi gözden geçirirken kanepede, üzeri battaniye ile örtülü yığın kıpırdandı ve bir ses bana hitaben “sorry master” dedi.
El fenerimin ışığı kanepenin üzerinde çıplak yatan adama kilitlendi kaldı. Hayatımda böyle bir şey görmedim. Adamın kafatasını görüyordum bembeyaz, anlına ve ensesine doğru derisi soyulmuş ve derisinin kenarları yanmıştı, kırmızı eti görünüyordu, belki de kanıyordu. Omuzları da aynı şekilde derisi yanmış ve pembe eti ortaya çıkmıştı. Aynı yanık karnında ve göbeğinde de vardı, ve derisi burada da soyulmuştu. Ne kadar süre öyle şaşkın kaldığımı bilmiyordum. Adamın inlemeleriyle kendime geldim tekrar. Hemen dışarı fırladım. Bekçibaşına arabanın anahtarını verdim ve arabayı muhakkak buraya getirmesini söyledim, adam da arkamdan kulübedeki manzarayı görmüştü zaten, koşarak gitti. Köylüler etrafımı çevirmiş bana bakıyorlardı. Birkaç ihtiyarın ilk defa beyaz gördüğünü sanıyorum, bana dokunarak kontrol ediyorlardı. Genç kızlardan birisine İngilizce beni anlayıp anlamadığını sordum. Anladığını söyleyince, içecek su getirmesini söyledim. Kendim için istediğimi sandılar önce ama suyu yararlı adama vermek isteyince etrafımdaki yaşlılar karşı çıktılar. Ben ısrarla adama suyu içirdim, biraz rahatladığını düşündüm. On dakika kadar sonra benim pikap hoplaya zıplaya geldi.
Yaralıyı arka koltuğa uzattık. Yakın akrabası olduğunu zannettiğim üç dört kişi de arkaya, kasaya doluştular. Sabaha karşı şehrin girişindeki bir özel hastaneye hızla girdik. Nöbetçi doktor olup olmadığını sordu bekçibaşı. Hemşirenin cevabı dumurlarda yatılıktı. Nöbetçi doktor varmış ama uyuyormuş ve uyandırılmamasını istemiş. Dolayısıyla sabahı beklememiz lazımmış.
Oradan hızla uzaklaştık, şehir içine girdik, sabah trafiği hareketlenmişti, bekçibaşının tarif etmesiyle devlet hastanesini kolayca buldum. Benim, yani bir beyazın yanında olması sebebi ile burada daha fazla ilgi gördü yaralı. Acil servise aldılar ve hemen tedaviye başladılar.
Hastaneden ayrılıp şantiyeye geldiğimde saat on olmuştu. Proje müdürüne durumu anlattım. İyi yapmışsın, git dinlen dedi.
Yattım uyudum.

Hiç yorum yok:

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...