22 Ağustos 2009 Cumartesi

KİTAB-ÜL HİYEL'in EN VURUCU PARAGRAFI


MUCİZE İLE GERÇEK ARASINDAKİ İLİŞKİ
"..... belki de "ve in yerev ayeten yu'ridû ve yekuûlü sihrun müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doluydu: Gailevi adında bir alim, onlara gök kubbenin değil de aslında dünyanın döndüğünü söyleyip kafalarını alt üst edince zavallıya çektirmediklerini bırakmamışlardı. Çünkü Arabide aynı kökten "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lûgatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler, onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi olarak bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları her şeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı olanın tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya'nın kendisi, bir mucize olarak düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı ...." (Kitab-ül Hiyel, sh. 76, İhsan Oktay ANAR)

Yaratıcı için sadece "kün" (ol) demesi (ki bu "deme" fiili Kur'an da geçen ifadedir, muhtemelen insanların yaradılışı anlayabilmesi için kullanılmıştır) ile sıfır zaman süresinde oluşan varlığın "mucize" veya "sıradan" diye nitelendirilmesi tamamen subjektiftir. Bu değerlendirmeyi insanoğlu çıkarlarının doğrultusunda yapar.
Oktay ANAR, kitabında bu konuyu çok güzel izah etmiş.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

3 NİSAN. DOĞUM GÜNÜ HEDİYEM (1)


3 NİSAN. DOĞUM GÜNÜ HEDİYEM (1)
Dün üsteğmenle son gözden geçirmeyi tamamladık. Artık bu günkü büyük toplantıya hazırız. Onbeş günde bir, üs komutanı Tuğgeneralin başkanlığında bir büyük toplantı yapıyoruz. Bu
toplantıya “Devlet Hava meydanları İşletmesi (DHMİ)”nden gelen kontrol mühendisleri de katılıyor. Aslında bu toplantılar olmasa buraya, yani şantiyeye zannediyorum hiç gelmeyecekler. İşin, zaman olarak üçte birlik kısmını tükettik. Ama henüz projelerden sadece üç tanesi onaylandı. Zaten bunlardan birisi de “tip ke
sitler”. Ama işin belirleyici olan kısmından elektrik ve drenaj projeleri henüz onaylanmadı. Bunun yanı sıra kaplamayı teşkil edecek beton, bitümlü karışımlar ve kırma taş temel tabakası karışım reçeteleri kontrollük tarafından şantiyeye gönderilmedi.
Tam tersine, bu karışım formüllerini yapacak olan “Devlet Limanlar ve Hava Meydanları(DLH)” idaresi laboratuar görevlileri bize, yani şantiyeye, karışımları hazırlamamızı ve onlara kontrol için göndermemizi istiyorlar. Ama doğru olanı, hangi reçeteye göre hazırlayacağımızı onların bildirmesi lazım. Yani her zamanki gibi devlet memuru çalışmıyor, kendi yapması gerekeni, müteahhide yaptırıp sadece imzalamak veya reddetmek istiyor.
Bu belirsizlik ve eksikler içinde şantiyede imalât ve üretimi kesmeden, hak edişe girecek işleri yapmaya çalışıyorum.
İşin ödeneği ve keşfi (tahmini bedeli) sınırlı. Bu keşif bedelini yüzde yirmi aşabiliyoruz ancak. Ama daha fazlasına DHMİ karar veremiyor, yüzde kırka kadar olan kısmına da ancak bakanlar kurulu kararı gerekiyor.
Üs komutanı, üs için “gerçekten gerekli” veya “olursa iyi olur” önem aralığındaki birçok imalatı da bu arada yaptırmak istiyor. Ancak bu yapılması istenilen işler keşfin içinde yok, projelere dahil edilmemiş ve idare tarafından da öngörülmemiş, haddizatında bu tür işler yalnızca askeri kullanım için olduğundan idare bunları yapmak istemiyor doğal olarak.
Bu ilave işlerde üs komutanının özellikle önem verdiği iki konu var. Birincisi, “pist başı nöbetçi kulübeleri “ ve “take off” binaları. Bu yapıların ne amaçlı olduğunu anlatmaya gerek yok, ama toplamda yaklaşık ellişer metrekareden oluşan küçük binalar. Betonarme ve kısmen çelik imalattan yapılabilecek yapılar.
Bu binalarla ilgili neredeyse üç aydır her brifingde komutan yapılması için ısrar ediyor, ama idareden gelen yetkililer kesin bir cevap veremiyorlar. Maliyetlerin hesaplanmasını bahane ederek oyalıyorlar. Ben kontrollerle konuşup da “komutan bu konuda ısrarlı, yapılması için kesin talimat verdi” şeklinde durumu aktardığımda, “biz komutanın askeri değiliz, biz de devlet memuruyuz, gerekeni yapacağız, ama bu binaların yapılmasının gerekli olmadığını düşünüyoruz, mevcutları kullanmaya devam edebilirler, yeni bina yapacak paramız yok” diye cevap veriyorlar.
Ancak, sıra toplantıda böyle bir kararı açıklamaya gelince kesinlikle bunu yapmıyorlar, kıvırıp duruyorlar. Ayrıca her toplantıya farklı bir eleman gönderip o elemanın “...bu konuda benim net bilgim yok, ilgililere aktarayım....” şeklinde geçiştirici bir tavır sergiliyorlar. Üs komutanı hafta başında beni çağırtarak kendi personeline söz konusu binalarla ilgili olarak hazırlattığı mimari planı vermişti ve bu projeyi derhal uygulamamı söylemişti.

İşte bu durumda, bu gün saat sekizi yirmi geçe şantiye şefimle birlikte üssün brifing salonuna gittim. Salona ilk giren biz olmuştuk, bilahare, toplantıya katılması istenilen subaylar peyderpey geldiler. Saat sekiz buçukta üs komutanı salona geldiğinde eksik olanlar,
DHMİ’nin iki elemanı ve bizim patrondu sadece. Komutan günaydın diyerek benim ve şantiye şefinin elini sıktı ve hemen sordu. “Sizden başka gelen yok mu?”. Sıkıntıyla cevapladım. “İki kişi idareden ve patronumuz geleceklerdi, ben müsaade ederseniz telefonla aramak için dışarıya çıkayım komutanım?”. Komutan izin verdi ve kendiside hızla toplantıyı terk etti. Derhal salondan çıkıp otoparka gittim, telefonumu arabada bırakmak mecburiyetindeydim. Çünkü komutanlığın bu konuda kesin yazılı emri var. Hiç kimse (ki buna subay ve astsubaylar ve her türlü askeri personel de dâhil) üs içinde cep telefonu kullanamaz. Sadece iletişim ihtiyacımızı başka türlü gideremediğimiz için
bana ve Mehmet abiye bu izin verildi. Ancak kullanacağımız telefonun kamerası, ses alma-kayıt yapma özelliği, bluetooth özelliği olmaması şartı var. Patronu arıyorum ancak telefonu cevap vermiyor. Birkaç defa daha aradım. Herhalde onlarda üsse girmiş olmalılar, çünkü üsse girerken telefonları nöbetçiler tarafından alınıyor, karşılığında numaralı bir kart veriliyor, üssü terk ederken o numaralı kartı verip telefonunuzu geri alıyorsunuz.
Salona döndüm, içeri girdiğimde patron, ve iki kontrollük elemanının içeride olduğunu gördüm. Haklıymışım, ben onları telefonla ararlarken onlar içeriye girmişler. Herhalde ana nizamiyeden girdiler. Geç kalmış olmalılar, yoksa önce şantiyeye gelirler, daha sonra şantiyeden birlikte karargâha gelebilirdik. Geç kaldıkları için doğrudan ana nizamiyeden girmişlerdir. Ama daha sonra neden geç kaldıklarını sorduklarımda durumun böyle olmadığını öğrendim. Bu konu bile DHMİ ile üs komutanlığı arasındaki sürtüşme sebeplerinden biriydi. Kontrol mühendisleri, DHMİ mensubu olduğu için, bu resmi toplantıya, ne biz müteahhidin kullandığı kapıdan, ne de askerlerin kullandığı nizamiyeden girmek istememişti, terminalden aprona ve oradan da doğrudan karargâha geçmek istemiş, ancak aprondaki nöbetçiler önce itiraz sonra da kontrol için onbeş dakika kadar bekletmişlerdi. Bu sebeple toplantıya onbeş dakika geç geldiler.
Komutan tekrar brifing salonuna geldiğinde sakin ama ciddi görünüyordu. Yeni gelenlerin ellerini sıkarak hoş geldiniz dedi. Ben komutanın genel tavrındaki tepkisiz ifadeyi dikkat çekici buldum, ama bunun ne anlama geldiğini anlayamadım. Üsteğmen brifingi başlattı. Ama komutan akabinde durdurdu ve bizim bulunduğumuz tarafa dönerek ve kontrol mühendisine hitaben, “siz Ankara’dan yeni geldiniz, son haberler sizdedir, bize söyleyeceğiniz bir şey var mı?” diye sordu.
İşte bu andan sonra fırtına koptu denilebilir. Kontrol, önce mukayeseli keşfin tamamlandığını söyledi. Komutan bunun ne anlama geldiğini biliyordu ve (zannediyorum cevabını bildiği soruyu sordu). “Pist başı nöbetçi subay kulübeleri ve take off binaları yapılacak mı?”. Kontrol hiç tereddütsüz, kesin ve kararlı bir tavırla cevapladı. “Hayır, o binalar için ödenek yetersiz, onları yapamayacağız”.
Komutan aynı kesin kararlılıkla arkaya döndü, salonda oturanların arasında bulunan güvenlik tabur komutanına hitaben “toplantıyı terk et, gerekeni yap, telefonları filan topla!!” diye emrini verdi. Binbaşı derhal yerinden fırladı “emredersiniz komutanım!” diyerek hızlı adımlarla salonu terk etti.
Kontrol mühendisi ne olduğunu anladı elbette ve hemen izah etmeye girişti.
Komutan sözünü tamamlamasına izin vermedi “tamam, tamam konu anlaşılmıştır, konuşmaya gerek yoktur” diyerek kontrol mühendisinin sözünü kesti. Akabinde yerinden kalkarak, “benim ayrılmam lazım” dedi. Yanında bulunan destek gurup komutanı albaya “siz devam edin” diyerek talimatını verdi ve hızlı adımlarla toplantıyı ve salonu terk etti.
Herkes dondu kaldı. Albay üsteğmene “devam edelim” diyerek perdedeki slayt gösterisini başlattı.
Konular hızlı biçimde geçildi. Son madde olarak “sorular” kısmına gelindiğinde, az önceki olanı daha iyi anlamak ve anlaşılmasını sağlamak için toplantıyı yöneten albaya, “komutanım az önce komutanımız, güvenlik tabur komutanına talimat verirken ne demek istedi tam olarak, ben anlayamadım” diye sordum.
“Bütün çalışmalarınız ikinci bir talimata kadar durduruldu” dedi.
“Yani, araziden çekilecek miyiz, hiçbir iş yapmayacak mıyız?” diye üsteledim. “Evet”, dedi. “Şu andan itibaren hiçbir çalışma yapmayacaksınız”.”Anlaşıldı komutanım” diyerek toplantının son konuşmasını da yapmış oldum.
Herkes yerinden kalkıp salonu terk etmeye başladı. Patronum ve kontrol mühendisleri kendilerini toplantıya getiren askeri minibüse binip uzaklaşırlarken ben ve şantiye şefim, şantiyeye, ofislerimize döndük.

Şantiyenin otoparkına geldiğimizde çok garip bir manzara vardı. Yaklaşık yirmi, yirmi beş asker, bir yüzbaşı, dört-beş başçavuş ve hepsinin komutanı güvenlik binbaşısı oradaydı. Askerler, araziden toplanan kamyon şoförlerini, iş makinesi operatörlerini, dolgu sahasındaki dökümcüleri, çeşitli işlerde çalıştırılan düz işçileri yani yaklaşık elli kişiyi bir araya toplamışlar ve etraflarını çevirmişler bekliyorlardı. Bazı askerlerin ellerinde tüfekleri vardı. Bazılarının ise tüfekleri omuzlarında asılıydı. Binbaşı ellerini arkasında bağlamış, karşılarına geçmiş, esnemiş bacakları açık bekliyordu. Arabayı parka yanaştıramadım, olduğu yerde durdurup aşağıya indim. O ana kadar fark etmediğim bir askerin elinde tasma ve ucunda, uzun tüyleri bakımlı olduğunu gösteren parlaklıktaki iri siyah köpekle karşılaştım. Köpek yere uzanmıştı ama kıpırtısından tedirginliğini ben bile anlayabiliyordum. Tam önümdeydi, gözlerini dikti ve bana bakmaya başladı. Aslında sevimli bir hayvandı. İçimden “sen ne güzelmişsin böyle, uzman mısın, başçavuş musun, hangi birliktensin” gibisinden sululuk yapmak geçti. Ama ortam hiçte uygun değildi böyle şaklabanlıklara.
“Hayırdır komutanım, gerek yoktu, çalışılmayacak deseydiniz biz toplanıp gelirdik zaten” dedim güvenlik taburu komutanı olan binbaşıya. “Bana söyleneni yapıyorum Timur Bey, durum değişikliği olursa ben hemen size bildireceğim, şimdilik her türlü çalışmanız durduruldu” dedi. “Anlaşıldı komutanım” diyerek ofislerin olduğu prefabrik binanın kapısına yöneldiğimde içeriden bir gurup silahlı ve hücum yeleği giymiş uzman çavuşun çıktığını gördüm, onlarda tepeden tırnağa silah kuşanmışlardı birisinin elinde bir poşet vardı.. Sanki düşman karargâhına baskına gelmiş ve başarıyla görevlerini yapmış muzaffer asker edasıyla, tabur komutanı binbaşıya yönelerek, “arama tamamlandı komutanım, bulunan malzemeler tespit edildi ve imzalatıldı” diye tekmil verdiler.
“Lan nooluyor yaa!!” dedim (içimden elbette).
İçeri girdim ve laboratuar teknisyeni ile karşılaştım koridorda. “Ne oldu, ne araması??” diye sordum. “Odaları, masa ve çekmeceleri, çantaları aradılar abi” dedi. Elinde bir liste vardı. Aramada bulunan güvenlik protokolüne aykırı malzemelerin listesi. Altını da aramada şahit olarak kendisini gösterdiklerini ispatlayan imzasını gördüm. Elinden aldım, bir göz gezdirdim, sakıncalı malzemelerin hemen hepsi benim odamda, çekmecelerim ve çantamda bulunmuş. İşte tutanakla tespit edilen malzemeler ve bulunduğu yerler. İki adet flash bellek (şantiye şefinin odasında). Bir adet Sony-Ericsson cep telefonu, bir adet USB bellek port çoğaltıcı, bir adet (USB uçlu) hafıza kartı okuyucu, bir adet Nokia cep telefonu kulaklığı, bir adet Kodak dijital fotoğraf makinesi ve bir adet WD harici mobil hard disk Timur Raşitoğlu’nun odasındaki çantasının içinde. Bir adet dizüstü bilgisayarı, bir adet webcam, bir adet flash bellek, bir adet dizüstü bilgisayarı şarj adaptörü etüt-proje odasında bulunmuş.
Benim bilgim ve gözetimim olmadan odam, masa ve çekmecelerim ve çantam aranıyor, içinde bulunanlarda güvenlik protokolüne aykırı bulunduğu için tutanakla tespit edilip el konularak üssün güvenlik taburuna götürülüyor. Hâlbuki benim dizüstü bilgisayarı, telefon ve fotoğraf makinesi kullanmak için iznim vardı. Odamda ve çantamda buldukları diğer malzemelerde zaten bu izinli olan aletlerin donanımlarıydı. Şantiye şefinin ve etüt-projecinin odasında bulunanlarda işimiz yapmaktan başka bir işte kullanamayacağımız malzemelerdi. Bütün bunlar üssün güvenliğini tehlikeye düşüren donanım olarak alınarak etkisiz hale getirilmişlerdi.
Hâlbuki üs komutanının bana “bu günden itibaren çalışmayacaksınız” talimatını vermesi yeterliydi. Onlarca askeri hiç dikkate almadan inatla çalışmayı nasıl sürdürebilirdim ki? Böyle arama bahanelerine ne gerek vardı ki?
Şaşkın bir şekilde ofise girip masama oturdum. Ne yapacaktık şimdi? İlk anda aklıma öğlenden sonra çalışmamıza müsaade edecekleri geldi. Bu işin en kısa sürede bitirilmesi için paşa sürekli baskı yapmıyor muydu her zaman?? Öyleyse bu gözdağı yeterli olmalı, daha fazla zaman kaybettirmek istemez bize.
Yemekten sonra da bir gelişme olmayınca taşeronun personeline izin verdim. Toprak işleri taşeronunu formenine yarın sabah gelmelerini tembihleyerek gidebileceklerini söyledim. Baktım bizim arazi personelinin de kalmasında bir anlam yok onları da gönderdim. Şantiye şefi, harita mühendisi, muhasebeci, arazi formenimiz ve çaycı akşam altıya kadar şantiyede bekledik ve sonra ayrıldık.
Bu gün cumartesi, dünkü olayın sıcaklığının geçtiğini sanıyordum, şantiyeye gidince hiç de öyle olmadığını anladım. Hiçbir araç içeri alınmıyordu. Çalışanlardan bir kısmı dışarıda bekliyordu, bazıları ise şantiyenin önündeydi. Şantiye kapıları kapalı olduğu için ofis çalışanları da dışarıdaydı. Arabayı kapıya doğru ilerlettim, kapıdaki asker “dur” dedi.
Durdum, sordu “nereye gidiyorsun?”
“Şantiyeye gidiyorum”
“Şantiye kapalı”
Gerilmeye başladım. “Ben açamadığım için kapalı, şimdi ben oraya gideceğim ve şantiyeyi açacağım”.
Asker sesini çıkarmadı, nizamiye giriş kapısını açtı. Arabayı ilerleterek nöbetçi kulübesinin önünde durdurdum ve arabanın ruhsatını alarak nöbetçi uzman çavuşun yanına gittim.
“Timur Bey, çalışabileceğinize dair izin henüz gelmedi, çalışma izniniz yok” dedi uzman.
“Güvenlik komutanı binbaşı arazide çalışamayacağımızı ama ofislerde çalışabileceğimizi söylemişti” diye cevapladım.
Uzman tereddütte kaldı, bilgi almak için dâhili telefonla nöbetçi amirliğini aradı. Kısa konuştular.
Bana dönerek, “ofislerde oturabilirmişsiniz ama çalışmayacakmışsınız” dedi.
Gergin ve şaşkındım. “Şimdi bilgisayarı açıp iş yapamayacağız ama mesela internette gazete okuyabileceğiz, öylemi? Bunu nasıl kontrol etmeyi düşünüyorsunuz?” dedim. Uzman şaşkın ve mahcup bir şekilde, “ama emir böyle” diye kendini savunmaya çalıştı.
Kulübeden dışarıya çıktım, bekleyenler hitaben,
“Bu gün çalışma yok, yarın da yok, pazartesi günü ne olacağını ben telefonla bildireceğim” diyerek şehre geri dönmelerini istedim. Çalışanlar bu durumdan hiç de şikâyetçi olmadan çabucak arabalarına binip şehre dönmeye başladılar. Ben de ofise girip çıktım. Yapabileceğim bir şey yoktu, kapıları kilitleyip şehre döndüm.
Pazartesi sabahı şantiye nizamiyesine geldiğimde asker tereddütsüz kapıyı hemen açtı. Nöbetçi uzman çavuş “bu gün çalışabilirmişsiniz Timur bey” diyerek gülümsedi.
“Ama bana kimse bir şey söylemedi” dedim. Şantiyeyi açtım, içeri girdim. Destek gurup komutanına gitmeye karar verdim. Ne de olsa üs komutanından sonraki en yetkili kişi o. Ama doğrudan yanına gitmek belki yanlış olacaktı. Önce koordinasyon üsteğmenini buldum. Üsteğmen “albayımızdan önce, tabur komutanı yarbayımızla bi konuşalım” dedi. Birlikte yarbayın bulunduğu tabur komutanlığına gittik. Yarbay destek gurup komutanını kastederek “Albayımızın yanına birlikte gidelim” dedi.
Albayın odasında oturduk. Ben, “komutanım bu çalışmama durumu hakkında bir değişiklik var mı?” diye sordum.
“Çalışabilirsiniz Timur Bey” dedi ve gülerek ilave etti. “Aslında çalışmanızın durdurulması diye bir durum yokmuş”.
“Anlamadım” dedim, gerçekten çok şaşırmıştım. “Sizde o toplantıdaydınız ve size de özellikle bu konuda belirsiz bir durum olmaması için sormuştum ben” dedim.
“Evet, sormuştunuz ve ben de çalışmanızın durdurulduğunu söylemiştim, ama daha sonra komutanımızla yaptığım görüşmede hepimizin yanlış anladığımızı, komutanımızın böyle bir talimat vermediğini öğrendim”.
“Hepimiz yanlış mı anlamışız, yani o toplantıdaki herkes yanlış anlamış, komutan çalışmamızı durduran bir talimat vermemiş?” diye şaşkınlıkla sordum.
Yarbay da, üsteğmen de, albay da tebessümle bana bakıyorlardı. Albay “evet, ortada bir büyük yanlış anlama varmış” dedi.
Söylenecek bir söz kalmamıştı. “Şimdi bunu doğru anladım komutanım” dedim.
Dışarı çıkınca taşeronlara ve diğerlerine telefon ederek yarın sabah tekrar işe başlayacağımız bildirdim. İstanbul’a ve Ankara’ya telefon ederek patronlara durumu bildirdim. Yarın çalışabilecektik.
Ne olmuştu, neler olmuştu, durumda bazı anlaşılmaz noktalar vardı. Komutan “hepiniz yanlış anlamışsınız” mazereti arkasına sığınacak birisi değildi. Yani sadece “ben öyle istedim” demesi bile yeterliydi. Aslında toplantıdan çıkarken, güvenlik komutanı binbaşıya söyledikleri ipucu olabilirdi. “… gerekenleri yap, telefonları filan topla” . Gereken nedir? Yani toplantıda böyle bir gelişme olması bekleniyor muydu da, “gereken” yapılacaktı. “…telefonları topla” demekle ne kastedilmişti? Bu toplantıdaki sorunun şantiyede ki telefonlarla, yani güvenlik protokolünü ihlal eden, gizlice içeriye sokulmuş telefonlarla ne ilgisi olabilirdi ki? Üstelik içeriye gizlice telefon sokulduğu nasıl biliniyordu?
Demek ki, toplantıda böyle bir kriz oluşacağı öngörülmüştü üs komutanı tarafından. Komutan istediğinin yerine getirilmemesi ihtimaline karşı şantiyeyi bastırarak kuralların ihlal edildiğini delileriyle ispat edecek, bu sebeple de çalışmayı durdurduğunu iddia edecekti. Yani, istediği pistbaşı nöbetçi kulübesinin idare tarafından yaptırılmamasını işi durdurarak cezalandırdığı halde, böyle bir yetkisi olmadığı için bu hareketini güvenlik ihlali sebebine dayandırmış olacaktı. Ama durum umduğu gibi çıkmadı. Güvenlik ihlali oluşturup da çalışmaları durduracak malzeme şantiye ofislerinde ve personelin üzerinde çıkmadı. Şantiye personeli gerçekten de güvenlik protokolüne riayet ediyordu. Sakıncalı olduğunu iddia ettikleri malzemelerde, bende yani bu malzemeleri kullanma iznini verdikleri proje müdüründe bulunmuştu. İşte bu sebeple üs komutanı, “hepiniz beni yanlış anlamışsınız” bahanesinin arkasına sığınmak mecburiyetinde kalmıştı. Eğer gerçekten yasaklanmış alet edevat şantiyede bulunmuş olsaydı, bunun ilk sorumlusu ben olacaktım. Bu gecikmeye sebep olduğum için de patronlarımın gözünden düşecek, tenkit almış olacaktım. Öte taraftan üs komutanına karşıda mahcup olacak ve tamamen onun insiyatifinde hareket etmek mecburiyetinde kalacaktım. Filler sevişirken, çimenler ezilecekti.
Hikâye bu şekilde bitmedi. Ve hatta sonradan anladım ki belki de yeni başlıyordu.

3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)

3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)

Aradan iki hafta geçti. İdareden kontrol mühendislerinin

de olduğu bir toplantıda yine bu konu konuşulmaya başlandı. Aslında bu konu, benim olduğum her toplantıda veya sohbette ortaya geliyor ve konuşuluyordu. Ben fazla yorum yapmıyordum. Ancak tekrarladığım şuydu. Şantiyemizin bir suç mahalli gibi aranması, personelimin suçlular gibi bir araya toplanıp etrafımızı köpeklerle ve silahlı askerler

le sarılması rencide edici bir şeydi. Böyle yapmamaları gerekirdi. Ben bunları söylediğimde de hemen herkes haklı olduğumu, güvenlik binbaşısının durumu çok abarttığını söylüyorlardı. Hatta daha sonra kulağıma gelenlere göre, arkadaşlarından bu konuda binbaşı tenkitler almıştı. Zannediyorum ki bunlar etkili oldu ve binbaşı ile dah

a sonradan oldukça samimi bir dostluğumuz oluştu.

İki hafta sonraki toplantıda tabur komutanı yarbay bana hitaben “bu konuyu böyle kansere dönüşmeden siz halledebilirdiniz aslında Timur bey” dedi. “Halledebilirdiniz derken komutanım?” diye sordum.

“Yapılacak iş çok maliyetli değildi yüklenici olarak siz toplantıda bu binaları bedelsiz yapacağınız söyleyebilirdiniz, bu jestiniz hem idare, hem üs komutanlığı nezdinde itibarınızı çok arttırırdı” diye cevapladı.

“Haklısınız kısmen komutanım” dedim. “Ama konu bu kadar basit değil maalesef. Büyük kısmı sizin tarafınızdan yapılan her türlü malzeme, makine, personel taleplerinizi hiçbir şekilde tereddüt etmeden ve sorgulamadan yerine getirdim. Bunları şimdi sayarak saygısızlık etmeye

ceğim ama sizde bunun doğru olduğunu takdir edersiniz”.

Yarbay tereddütsüz bir samimiyetle “evet bu konuda kesinlikle haklısınız” diyerek onayladı.

“Ve yine haklısınız tartışma konusu binaların yapımı ve maliyeti tarafımızdan rahatlıkla karşılanabilecek düzeyde. Ama üs komutanlığının bu güne kadar bize, yani şantiye personeline davranışı, emir komuta zincirindeki personele olduğu gibi oldu. Hatta komutanımızın bizden talep etme usulü genelde azarlama biçiminde olmuştur. Mesela istediğini yapmazsam “sana hayatı köşeli yaşatırım” şeklindeki esprili tehdidini artık biz şa

ntiyede aramızda atasözü gibi kullanıyoruz.”

Odadakiler güldüler.

“Ben, bizzat komutanın bu binaların yapımı konusunda talepte bulunmasını beklerdim. Yoksa gereksiz bir atılganlık göstererek

yaparız dersem, kendi patronlarıma karşıda zor durumda kalırım”.

Suskunluk oldu. Devam ettim.

“Ama ben yine patronlarımla bu konuyu görüşeceğim ve sanıyorum onları ikna ederim” dedim.

Birkaç gün sonra şantiyeye gelen patrona konuyu açtım. Biraz da ısrar ederek binalardan birisinin bedelsiz yapımını kabul ettirdim ve bunu albaya (komutana söylemesi için) söyledim.

Komutan birkaç gün sonra bana haber gönderdi, saat onüçotuzda kuzey takeoffda bulunmamı, pistbaşı nöbetçi subay kulübesi ve take off binasının yerini tespit edeceğimizi bildirdi. Ölçme ekibini de alıp istenilen saatte istenilen yere gittim. Komutan istediği noktayı göstererek “bir ayda bitirebilecek misin” diye sordu. “Evet komutanım bitirebiliriz” dedim. “Göreceğiz bakalım” diye hafiften tehdit ederek ayrıldı.

Hemen çalışmalara başlattım, temeli kazıp beton dökmemiz üç günde bitti, temel kalıplarını sökerken de yığma delikli tuğlaları getirmeye başlamıştık.

Bu arada mutad toplantılarımız da devam ediyor. Son toplantıda meydan müdürü destek gurup komutanı albaya sordu. Unutmadan, üs komutanı artık toplantılara katılmıyordu. “Komutanım, kuzeyde bir inşaat yaptırıyorsunuz, nedir o?”.

“Yeni pistbaşı ve take off binaları” dedi albay.

“O zaman biz alanı kapatmak mecburiyetinde kalacağız, çünkü ILS sistemi o bina yüzünden çalışmaz”.

ILS sistemi, uçaklara aletli iniş yaptıran, olmazsa olmaz bir sistem.

Albay, “bu konu aylardır konuşuluyor, sizden bir hareket gelmeyince sağ olsun Timur bey yapımı üstlendi, yerinin tespitini de komutanımız yaptı.”

Toplantıda bu konuda uzun konuşmalar oldu.

Ve sonunda binanın yapılmamasına, yapılan çalışmanın da durdurularak arazinin düzeltilmesine karar verildi.

Şantiyeye döndüm, şantiye şefine talimat verdim. “Tuğlaları pistten alın, temeli kapatarak araziyi eski haline getirin.”

İtiraz gecikmeden geldi, “ama abi on metreküp beton döktük oraya, makine çalışması hariç, kalıpçı hariç, o kadar adam çalışarak tuğla indirdik, neden şimdi kapatıyoruz?”

“Koçum hayatını köşeli yaşatırım sana, ne diyorsam yap hemen”.

Homurdanarak odadan çıktı, formeni anons etmeye başladı telsizden.

24 Eylül 2008 Çarşamba

GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990

GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990

Sirkeci iskelesine Kadıköy vapurundan indik. 

Kalabalıkta sıkışıp canı yanmasın diye kucağıma aldım. Büyük bir merak ve şaşkınlıkla etrafına bakınıyordu. İnsan kalabalığı, otomobil ve diğer araçların çokluğu,

 şehir hatları vapurları, deniz, martılar ve bütün bunların çıkardığı sesler. Gördüğü ve duyduğu bu şeyler iki buçuk yaşındaki bir çocuğun ilgisini muhakkak ki olağanüstü bir şekilde çekmişti.


Kalabalıkla birlikte iskeleden yavaş yavaş uzaklaştık. Kalabalık giderek seyrekleşti. Onu kucağımdan yere indirmeye karar verdim. Ama yere baktığımda gördüğüm pislik, tükürükler, balgam ve sümükler, ne olduğunu anlamadığım çeşitli renk ve biçimdeki lekeler beni bundan vazgeçirdi.


Bu kargaşadan şaşırmakta çok haklıydı. Deniz tarafında balıkçılar “balık ekmek” diye bas bas haykırırken, otobüs durakları yanındaki küçük barakalarda ne olduğunu benim bile anlamadığım garip müzik çığlıkları geliyor. Hemen solumuzda yere serilmiş çeşitli işporta tezgahları vardı. Oyuncak, kaset,giyim eşyaları. Hem onu memnun etmek, hem de güneşten korumak için bir şapka aldık. Çok hoşlandı. Sık sık elini başına götürüyor, şapkaya dokunuyordu.


Galata köprüsüne döndük. Denizi daha yakından görsün diye aşağıya indim. Hala kucağımdaydı. Merdivenlere kadar yavaş yavaş yürüdük. Merdivenlerin önünde durdum, korkuluğa yaslandım. İlgiyle kirli denize bakmaya başladı. Yüzü yüzüme çok yakındı. Kah profilini, kah ensesini, kah anlını görüyorum. 

Bu benim oğlum.

Kalkık üst dudağının altından ön dişleri daima görünüyor. Ama hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti daha önce. Saçlarını bana benzetirdi annesi. Saçlarının yatış yönü benimkiyle aynıymış. Annem “bu çocuk senin gibi oynuyor oyuncaklarla” demişti.


Ne garip, o ayrı bir canlı, ama benden parçalar var.

Benim oğlum o.


Arkamızda bir kuruyemişçi var. Sakız v.s. satıyor. Döndüm, önüne yaklaştık. Tezgahtaki renkli ambalajlı çeşitlere bakmaya başladı. En sevdiğim huylarından birisidir bu, arsızlık edip “bana ille de bunu al !” diye tutturmaz hiçbir zaman. 

Hangisini istiyorsun?” diye sordum. Gözlerindeki seyretme ilgisi, tercih için arayan bakışlara dönüştü. Önce kuruüzüm-leblebi poşetine bakıyor zannettim. Bir tane alıp uzattım, eli ile itti. Fazla düşünmeden renkli kağıt ambalajlı bir sakızda karar kıldı, eline aldı. Cebimden çıkardığım metal beşyüz lirayı eline verdim. Bir sakıza bir de paraya bakıyordu. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu elbette. “Onu amcaya ver oğlum” dedim. Sahip olduğu her şeyin bir bedeli olduğunu fark etsin istiyorum. Satıcı gülerek aldı parayı. “Hayırlı işler” dileyip ayrıldık tezgahın önünden. Ufak elleri ve tombul parmakları ile sakızın kağıdını açmaya çalışıyor. Acemi, fakat istekli ve ısrarlı çabalarıyla kağıdı katlarından ayırıp sakızı ağzına attığında, köprünün üzerine çıkmış, hatta epeyce de yürümüştük. 

Sakızın içinden bir otomobil resmi çıktı.

Sol kolunu boynuma dolamıştı. Sağ elinde ise otomobil resmi, ona öylece bakıyordu. Elini hafifçe yukarıya kaldırmış, sanki kırılmasından korktuğu bir yumurta taşıyormuş gibi parmaklarının ucunda dikkatli biçimde tutuyordu resmi. Onun için mutlaka çok önemliydi. Çünkü, evdeki oyuncakları arasında da benzer kağıt parçaları görmüştüm. Ama ilgisi biraz sonra dağıldı, tekrar etrafını seyre daldı.

Karaköy iskelesindeki şehir hatları vapuru bir çığlık koyverdi. Aniden irkildi, bir an korktu. “Bak bir gemi” dedim.”O düdüğünü çaldı, korkma”. Biraz daha sıkı sarılarak yanağına bir öpücük kondurdum. Rahatladı, kendini güvende hissetti, korkusu geçti. İskeleden yavaş yavaş açılan vapura bakmaya başladı.

Etrafımız kalabalıktı. Telaşla ya da yavaş yürüyen iyi  yada kötü görünüşlü insanlar, ihtiyarlar ve gençler, kadınlar ve erkekler, taksiler, kamyonet ve otobüsler, binalar, reklam panoları. Kıyasıya bir hayat kavgası, haksızlıklar,zulümler,ezilmeler, sömürülmeler.

Bütün bunların içinde ufacık bir çocuk. Kolunu boynumdan çekip başındaki şapkaya tekrar dokundu. Belli ki hala yadırgıyor başında yabancı bir nesne olmasını. Ama çıkarmadığına göre de hoşlanıyor demek ki. Tekrar boynuma sarıldı, göz göze geldik, gülümsedim. Baktı... anlamadı, sonra oda gülerek cevapladı, masumca. Tekrar boğazı seyretmeye başladı. Başında şapkası,bir elinde sakızdan çıkmış otomobil resimli kağıt parçası, göğsünde renkli resimleri olan sarı tişörtü, kısa pantolonu, ufacık ayaklarında şirin keten pantolonu. Yirmi yıl sonra bir parçası olarak kavgaya dahil olacağı bu dünyaya ne kadar uzak ve bir o kadarda savunmasız. O nu burada, bu köprünün üzerinde tek başına düşündüm. Korkuyla ağlayarak dikilip kalacaktır mutlaka. Elinde o çok önemli otomobil resmi, başında şapkasıyla kaldırımda. Gözlerinden yanaklarına, dudaklarının kenarına tane tane yaşlar boşanıyor. Burnu akmış ve sümüğü ağzına giriyor. İnsanlar etrafından gelip geçiyor, o ancak onların diz kapaklarına gelen boyu ile yüzlerini görmeye çalışıyor ağlayarak. Babasını, annesini arıyor. Elinde resmi, başında şapkası ağlıyor. Akşamı burada göremeyecek büyük ihtimalle, birisi alıp gidecek.

Oğlum benim, benim oğlum. Gayriihtiyari bir korkuyla biraz daha sıkı sarılmış olmalıyım ki canı yandı galiba, “ıııhh” diyerek kıpırdandı.

Ya birisi onu çalmaya kalkarsa, ne yaparım o zaman? Bir iki kişi olsa önemli değil, hallederim, ama ya daha kalabalık olurlarsa? Ya bana şu anda bir şey olursa, bir kaza ya  da bir şey? Aniden ölürsem şu anda, o ne yapabilir ki? Ya birisi, yanında bir polisle gelip de “işte benim çocuğum bu” derse nasıl ispat edebilirim ki? Keşke yanıma nüfus kağıdın almış olsaydım. Amaaan ne saçma düşünceler bunlar yaa!!!! Nereden geldi bu aptalca korkular aklıma şimdi? Ama evden de bu kadar uzaklaşmamalıyız bir daha onunla. Annesiyle olsak iyi olurdu aslında. “Artık gidelim” dedim, itiraz etmedi. Etmek istesede nasıl itiraz edeceğini bilemiyor ki zaten. Karaköy iskelesinden vapura bindik. Kadıköy'de hiç oyalanmadan belediye otobüsüne binerek eve geldik. Annesini görünce sevinçle şapkasını gösterdi. “Aman ne yakışıklı olmuş benim koçum” diyerek kucakladı annesi. Otomobil resminin hala elinde olduğunu farkettim. Odasına gitti, oyuncak sepetinin ters döndüğünü ve irili ufaklı bütün oyuncaklarını halının üstüne döktüğünü duyduk. “Gene ortalığı dağıtıyor, yeni topladım odasını” diye söylendi annesi. Odasından, o çocuk sesiyle garip bir şekilde bağırdığı duyuluyor. “Ne yapıyor bu?” diye sordu annesi. “Vapur taklidi yapıyor” dedim. “Onunla gezmeye çıktığınızda fazla uzaklaşmayın”, dedi......“olur” dedim.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

MİRNİ BEY -1- (MASAL)

MİRNİ BEY -1-

Bir varmış bir yokmuş, Allahın kulu pek çokmuş.
Bu kullardan iki tanesi de birbirlerine çok uzak olarak yaşayan samimi dostlarmış.
Bir gün biri, diğeriyle şöyle karşılıklı oturup hasret gidermek için yola çıkmış ve arkadaşının memleketine gitmiş.
İki arkadaş buluşunca birbirlerine sarılmışlar, uzun uzun konuşarak hasret gidermişler.
Akşam olunca da yemekler hazırlanmış, sofra kurulmuş. Ev sahibi misafirini sofraya buyur etmiş. Misafir, uzun yolculuğun verdiği yorgunlukla, iştah içinde sofraya oturmuş, ama bakmış ki ev sahibi oturmuyor, eline kocaman bir sopa almış kenarda bekliyor.
Misafir hayret içinde arkadaşına neden sofraya oturmadığını sormuş ve hatta elindeki sopanın ne anlama geldiğini merak etmiş.
“Dostum bizim buralarda fare denilen bir hayvan var, hiç rahat vermezler bize. Özellikle yemeklerde çok rahatsız ederler. Bu sebeple yemek sırasında içimizden birisi muhakkak nöbet tutar ve fareler gelirse kovalar, diğerleri de yemeklerini rahat rahat yerler” demiş.
Misafir yemeğe başlar başlamaz da fareler birer ikişer ortaya çıkmaya başlamışlar. Ev sahibi de sopa ile başlamış pat, küt vurarak fareleri kovalamaya, öldürmeye. Bir süre sonra her taraf fare ölüsü dolmuş.
Misafir bu manzara ve durumdan dehşete düşmüş. “Dostum bu böyle olmaz, farelerle böyle başa çıkılır mı hiç, şu hale bak.”
“Ne yapabiliriz ki başka”
demiş ev sahibi, “ancak bu şekilde engelleyebiliyoruz fareleri”.
Misafir gülmüş bilgiççe; “kardeşim” demiş, “bizim oralarda kedi dediğimiz bir hayvan vardır. Ufak tefek bir hayvandır ama bu farelerin kökünü kurutur. Şimdi burada bir tane olacaktı ki bu farelerin bir tanesi bile burada bulunamazdı”.
Ev sahibi şaşkınlık içindeymiş. “Ne diyorsun sen, gerçekten mi?” diye hayret ve merakla sormuş.
“Elbette” demiş misafir olan, “ama kaygılanmana gerek yok artık, ben geriye memleketime dönünce hemen sana bir tane kedi göndereceğim ve sizi bu çileli işten, bu işkenceden kurtaracağım”.
Ev sahibi merak içinde sormuş tekrar “yani, bütün fareleri yer mi, bitirir mi bu kedi dediğiniz hayvan.”
“Merak etme hiç sen o çok seçici değildir, ne bulursa yer, ne verirsen yer, yemek seçmez hiç”
demiş misafir.

Misafirlik bitip de memleketine dönünce söz verdiği gibi arkadaşına bir kedi yavrusu göndermiş. Küçük, tekir, sevimli bir yavruymuş bu.

Hediyeyi alan ev sahibi çok sevinmiş bu duruma. Yavru kediye büyük bir özen göstererek bakmış, en güzel yiyeceklerle büyütmeye başlamış. Kedi de çok atak ve avcı bir kediymiş hani. Etrafta bu kadar fare varken sık sık avlanmaya başlamış. Avlandıkça tecrübesi artmış, tecrübesi arttıkça da daha fazla fare avlamaya başlamış. Giderek de irileşmeye, pençeleri ve dişleri büyüyüp sivrileşmeye, keskinleşmeye başlamış.

MİRNİ BEY -2- (MASAL)

MİRNİ BEY -2-
Neredeyse iri bir köpek yavrusu kadar büyümüş. Ama herkes memnunmuş kedinin varlığından. Artık kimse elinde sopa ile yemekte nöbet beklemiyor, yemeklerini huzur içinde yiyorlarmış. Hem, artık fareler bittiği için ambarlarındaki yiyecekleri kirlenmiyor, mikroplanmıyormuş. Hastalıklar azalmış, çocukları daha sağlıklı gürbüz olmaya başlamış.
Ama kedi sahibini bir düşünce, bir tasa sarmaya başlamış. Bu kedi denilen yaratık fare denilen beladan kendilerini nerdeyse kurtarmış, bu doğru imiş. Ama fareler bitip tükenince ne olacak? Bu kediyi gönderen arkadaşının söyledikleri hiç aklından çıkmıyormuş..
“Ne bulursa onu yer bu kedi !”
Hele bir gün gördüklerin iyice paniklemesine sebep olmuş. Bu kedi denilen mahlûk ağzında bir kuş ile orman tarafından geliyormuş. Kuş çırpınıyormuş ama boşuna tabii ki. Kedi kuşu birkaç hamlede parçalayıp hemen afiyetle yemiş, bitirmiş.
“Ya kuşlarda bitiverirse hemencecik, tıpkı fareler gibi... o zaman bu kedi insanları yemeğe başlamaz mıydı?”

Köylüler bir araya toplanıp bu konuya çözüm aramaya başlamışlar.
Sonunda bu kediden ancak onu öldürmekle kurtulacaklarına karar vermişler. Ama bu işi nasıl yapacaklardı. Bu canavara nasıl yaklaşıp da onu öldüreceklerdi.
İçlerinden birisi buna da bir çare bulmuş. Eski, kullanılmayan bir evin içine birkaç tane fare koyacaklar, kedi de o fareleri yakalamak için eve girince kapıları pencereleri hemen kapatacaklar. Sonrada evi ateşe verip içindeki kedi ile birlikte yakıp kül edeceklermiş. Hepsi bu planı çok beğenmişler ve hemen uygulamaya geçmişler.
Evin içine bıraktıkları fareler tıkırdamaya başlayınca kedi bu sesi duymuş hemen. Birkaç hamlede sıçrayarak eve dalmış. Kedinin eve girdiğini gören insanlar sessizce eve yaklaşarak kapı ve pencereleri kedinin üzerine kapatıvermişler. Çabucak evin etrafına çalı çırpı yığarak ateşe vermişler içerideki kediyle.

İnsanlar hemen kaçışmışlar ve kuytu yerlere, ağaç arkalarına köşe başlarına saklanmışlar. Ama elbette çok merak ediyorlarmış olacakları. Saklandıkları yerden korkarak gizlice bakmaya başlamışlar alevlerin yakmaya başladığı eve.

Ama... o ne??? Kedi alevlerin arasından hoplaya zıplaya çatının en yüksek yerine çıkmamış mı?

Gerçekten de alevlerin arasında kalan kedi can havliyle bulduğu ilk aralıktan, henüz alevlerin ulaşmadığı tavan arasına ve oradan da çatının tepesine atıvermiş kendisini. Burada biraz nefeslenerek yanmış olan ayaklarının tüylerini yalamaya başlamış.

Kedinin bu şekilde hareket ettiğini gören gözcü insanlardan birisi hemen geriye arkadaşlarının yanına koşmuş.
“Arkadaşlar biz mahvolduk artık... Kediye ateşten bir şey olmamış. Üstelik çatıda etrafı kolaçan ediyordu beni görünce de kollarıyla göstererek tehdit etti. “Bu yana da gitseniz sizi bulup yalayıp yutacağım, şu yana da gitseniz sizi bulup yiyeceğim” diye kollarını yalayıp duruyordu. Sizi bilmem ama be hemen buradan kaçıp uzaklara gidiyorum.”

MİRNİ BEY -3- (MASAL)


MİRNİ BEY -3-

Bunu duyan durur mu hiç orada? Eşyalarını bile toplamadan, bir daha geri dönmemek üzere koşarak uzaklaşmışlar.

Bir süre sonra zaten bütün o evler, kilerler, depolar harabeye dönüşmüş ve oraların sahibi gerçekten kedi olmuş.
Daha sonra yakınlardan geçen bir tilki orayı görünce yaklaşmış ve kedi ile tanışmışlar. İyi arkadaş olmuşlar. Artık beraber avlanıyor, yiyip içiyorlarmış.

Böyle sakin geçen günlerden bir gün tilki ava çıkmış ve biraz sonra da iri bir horoz avlamış. Arkadaşının yanına dönerken birden önüne kurt çıkıvermiş. Kurt bakmış ki bir tilki ve ağzında iri bir horoz.

Bırakır mı hiç aç haldeyken o horozu.
“Şu horozu hemen bırak bakayım” demiş tilkiye.
Tilki tırsmış. “Önemli değil hemen bırakır giderdim sana bu horozu ama...”
Kurt iri dişlerini tehditle göstererek “aması da ne, hemen bırak horozu!” diye sesini yükseltmiş.
“Bu horoz hediye gidiyor”
Kurt meraklanmış “kime hediye gidiyormuş?”
Tilki “MİRNİ BEY’E gidiyor” demiş.
“Kimmiş bu Mirni Bey?” diye sormuş kurt.
Tilki, kurt’u korkutup horozu kurtarmak için tehditkâr şekilde “horozu alırsan anlarsın” diye cevaplamış.
Bunu duyan kurt gerçekten ürkmüş, bu tanımadığı Mirni bey başına iş açabilirmiş. Tilkiye yol vermiş.
Tilki “oh be kurtardık horozu” diye sevinerek yoluna devam ederken bu seferde iri dişli, güçlü ve aç bir domuzla karşılaşmış.
Horozu gören domuz sevinmiş. “Aman, gökte ararken yerde buldum, ver bakalım şu horozu da karnımızı güzelce bir doyuralım” diyerek horoza uzanmış.
Ama tilki artık nasıl davranacağını öğrenmiş tabi. “Al senin olsun, afiyet olsun Domuz kardeş, ama bil ki bu horoz hediye gidiyordu” demiş. Domuz sormuş merakla kime gittiğini.
“Mirni Beye gidiyor”
“Kimmiş bu Mirni Bey bakayım?”
“Horozu alırsan anlarsın kim olduğunu?”
Bu cevap karşısında domuz tırsmış ve horozu almaktan vazgeçip tilkinin yolundan çekilmiş.
Tilki hızlı adımlarla horozu götürürken birden bir bire ayı çıkmış karşısına. Açlıktan karnı guruldayan ayı sevinmiş tabii böyle iri bir horoz görünce. Şu çelimsiz tilkinin elinden kolayca alacağını zannederek, “hop, dur bakalım, horozu hemen bırak şuraya ve uzaklaş başımdan!” demiş.
Tilki uysal bir tavırla “tamam ayı abi al senin olsun bu horoz, ama o hediye gidiyor, bilesin”
Ayı diklenmiş “ne hediyesiymiş, kime gidiyormuş?”
“Mirni beye gidiyor”
demiş tilki.

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...