
BAZI KİTAPLAR, BAZI KONULAR BELKİ SİZE GÖRE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISINDAN İRDELENMİŞ OLABİLİR.
22 Ağustos 2009 Cumartesi
KİTAB-ÜL HİYEL'in EN VURUCU PARAGRAFI

25 Mayıs 2009 Pazartesi
3 NİSAN. DOĞUM GÜNÜ HEDİYEM (1)


3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)
3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)
Aradan iki hafta geçti. İdareden kontrol mühendislerinin
de olduğu bir toplantıda yine bu konu konuşulmaya başlandı. Aslında bu konu, benim olduğum her toplantıda veya sohbette ortaya geliyor ve konuşuluyordu. Ben fazla yorum yapmıyordum. Ancak tekrarladığım şuydu. Şantiyemizin bir suç mahalli gibi aranması, personelimin suçlular gibi bir araya toplanıp etrafımızı köpeklerle ve silahlı askerler
le sarılması rencide edici bir şeydi. Böyle yapmamaları gerekirdi. Ben bunları söylediğimde de hemen herkes haklı olduğumu, güvenlik binbaşısının durumu çok abarttığını söylüyorlardı. Hatta daha sonra kulağıma gelenlere göre, arkadaşlarından bu konuda binbaşı tenkitler almıştı. Zannediyorum ki bunlar etkili oldu ve binbaşı ile dah
a sonradan oldukça samimi bir dostluğumuz oluştu.
İki hafta sonraki toplantıda tabur komutanı yarbay bana hitaben “bu konuyu böyle kansere dönüşmeden siz halledebilirdiniz aslında Timur bey” dedi. “Halledebilirdiniz derken komutanım?” diye sordum.
“Yapılacak iş çok maliyetli değildi yüklenici olarak siz toplantıda bu binaları bedelsiz yapacağınız söyleyebilirdiniz, bu jestiniz hem idare, hem üs komutanlığı nezdinde itibarınızı çok arttırırdı” diye cevapladı.
“Haklısınız kısmen komutanım” dedim. “Ama konu bu kadar basit değil maalesef. Büyük kısmı sizin tarafınızdan yapılan her türlü malzeme, makine, personel taleplerinizi hiçbir şekilde tereddüt etmeden ve sorgulamadan yerine getirdim. Bunları şimdi sayarak saygısızlık etmeye
ceğim ama sizde bunun doğru olduğunu takdir edersiniz”.
Yarbay tereddütsüz bir samimiyetle “evet bu konuda kesinlikle haklısınız” diyerek onayladı.
“Ve yine haklısınız tartışma konusu binaların yapımı ve maliyeti tarafımızdan rahatlıkla karşılanabilecek düzeyde. Ama üs komutanlığının bu güne kadar bize, yani şantiye personeline davranışı, emir komuta zincirindeki personele olduğu gibi oldu. Hatta komutanımızın bizden talep etme usulü genelde azarlama biçiminde olmuştur. Mesela istediğini yapmazsam “sana hayatı köşeli yaşatırım” şeklindeki esprili tehdidini artık biz şa
ntiyede aramızda atasözü gibi kullanıyoruz.”
Odadakiler güldüler.
“Ben, bizzat komutanın bu binaların yapımı konusunda talepte bulunmasını beklerdim. Yoksa gereksiz bir atılganlık göstererek
yaparız dersem, kendi patronlarıma karşıda zor durumda kalırım”.
Suskunluk oldu. Devam ettim.
“Ama ben yine patronlarımla bu konuyu görüşeceğim ve sanıyorum onları ikna ederim” dedim.
Birkaç gün sonra şantiyeye gelen patrona konuyu açtım. Biraz da ısrar ederek binalardan birisinin bedelsiz yapımını kabul ettirdim ve bunu albaya (komutana söylemesi için) söyledim.
Komutan birkaç gün sonra bana haber gönderdi, saat onüçotuzda kuzey takeoffda bulunmamı, pistbaşı nöbetçi subay kulübesi ve take off binasının yerini tespit edeceğimizi bildirdi. Ölçme ekibini de alıp istenilen saatte istenilen yere gittim. Komutan istediği noktayı göstererek “bir ayda bitirebilecek misin” diye sordu. “Evet komutanım bitirebiliriz” dedim. “Göreceğiz bakalım” diye hafiften tehdit ederek ayrıldı.
Hemen çalışmalara başlattım, temeli kazıp beton dökmemiz üç günde bitti, temel kalıplarını sökerken de yığma delikli tuğlaları getirmeye başlamıştık.
Bu arada mutad toplantılarımız da devam ediyor. Son toplantıda meydan müdürü destek gurup komutanı albaya sordu. Unutmadan, üs komutanı artık toplantılara katılmıyordu. “Komutanım, kuzeyde bir inşaat yaptırıyorsunuz, nedir o?”.
“Yeni pistbaşı ve take off binaları” dedi albay.
“O zaman biz alanı kapatmak mecburiyetinde kalacağız, çünkü ILS sistemi o bina yüzünden çalışmaz”.
ILS sistemi, uçaklara aletli iniş yaptıran, olmazsa olmaz bir sistem.
Albay, “bu konu aylardır konuşuluyor, sizden bir hareket gelmeyince sağ olsun Timur bey yapımı üstlendi, yerinin tespitini de komutanımız yaptı.”
Toplantıda bu konuda uzun konuşmalar oldu.
Ve sonunda binanın yapılmamasına, yapılan çalışmanın da durdurularak arazinin düzeltilmesine karar verildi.
Şantiyeye döndüm, şantiye şefine talimat verdim. “Tuğlaları pistten alın, temeli kapatarak araziyi eski haline getirin.”
İtiraz gecikmeden geldi, “ama abi on metreküp beton döktük oraya, makine çalışması hariç, kalıpçı hariç, o kadar adam çalışarak tuğla indirdik, neden şimdi kapatıyoruz?”
“Koçum hayatını köşeli yaşatırım sana, ne diyorsam yap hemen”.
Homurdanarak odadan çıktı, formeni anons etmeye başladı telsizden.
24 Eylül 2008 Çarşamba
GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990
GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990
Sirkeci iskelesine Kadıköy vapurundan indik.
Kalabalıkta sıkışıp canı yanmasın diye kucağıma aldım. Büyük bir merak ve şaşkınlıkla etrafına bakınıyordu. İnsan kalabalığı, otomobil ve diğer araçların çokluğu,
şehir hatları vapurları, deniz, martılar ve bütün bunların çıkardığı sesler. Gördüğü ve duyduğu bu şeyler iki buçuk yaşındaki bir çocuğun ilgisini muhakkak ki olağanüstü bir şekilde çekmişti.
Kalabalıkla birlikte iskeleden yavaş yavaş uzaklaştık. Kalabalık giderek seyrekleşti. Onu kucağımdan yere indirmeye karar verdim. Ama yere baktığımda gördüğüm pislik, tükürükler, balgam ve sümükler, ne olduğunu anlamadığım çeşitli renk ve biçimdeki lekeler beni bundan vazgeçirdi.
Bu kargaşadan şaşırmakta çok haklıydı. Deniz tarafında balıkçılar “balık ekmek” diye bas bas haykırırken, otobüs durakları yanındaki küçük barakalarda ne olduğunu benim bile anlamadığım garip müzik çığlıkları geliyor. Hemen solumuzda yere serilmiş çeşitli işporta tezgahları vardı. Oyuncak, kaset,giyim eşyaları. Hem onu memnun etmek, hem de güneşten korumak için bir şapka aldık. Çok hoşlandı. Sık sık elini başına götürüyor, şapkaya dokunuyordu.
Galata köprüsüne döndük. Denizi daha yakından görsün diye aşağıya indim. Hala kucağımdaydı. Merdivenlere kadar yavaş yavaş yürüdük. Merdivenlerin önünde durdum, korkuluğa yaslandım. İlgiyle kirli denize bakmaya başladı. Yüzü yüzüme çok yakındı. Kah profilini, kah ensesini, kah anlını görüyorum.
Bu benim oğlum.

Kalkık üst dudağının altından ön dişleri daima görünüyor. Ama hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti daha önce. Saçlarını bana benzetirdi annesi. Saçlarının yatış yönü benimkiyle aynıymış. Annem “bu çocuk senin gibi oynuyor oyuncaklarla” demişti.
Ne garip, o ayrı bir canlı, ama benden parçalar var.
Benim oğlum o.
Arkamızda bir kuruyemişçi var. Sakız v.s. satıyor. Döndüm, önüne yaklaştık. Tezgahtaki renkli ambalajlı çeşitlere bakmaya başladı. En sevdiğim huylarından birisidir bu, arsızlık edip “bana ille de bunu al !” diye tutturmaz hiçbir zaman.
“Hangisini istiyorsun?” diye sordum. Gözlerindeki seyretme ilgisi, tercih için arayan bakışlara dönüştü. Önce kuruüzüm-leblebi poşetine bakıyor zannettim. Bir tane alıp uzattım, eli ile itti. Fazla düşünmeden renkli kağıt ambalajlı bir sakızda karar kıldı, eline aldı. Cebimden çıkardığım metal beşyüz lirayı eline verdim. Bir sakıza bir de paraya bakıyordu. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu elbette. “Onu amcaya ver oğlum” dedim. Sahip olduğu her şeyin bir bedeli olduğunu fark etsin istiyorum. Satıcı gülerek aldı parayı. “Hayırlı işler” dileyip ayrıldık tezgahın önünden. Ufak elleri ve tombul parmakları ile sakızın kağıdını açmaya çalışıyor. Acemi, fakat istekli ve ısrarlı çabalarıyla kağıdı katlarından ayırıp sakızı ağzına attığında, köprünün üzerine çıkmış, hatta epeyce de yürümüştük.
Sakızın içinden bir otomobil resmi çıktı.
Sol kolunu boynuma dolamıştı. Sağ elinde ise otomobil resmi, ona öylece bakıyordu. Elini hafifçe yukarıya kaldırmış, sanki kırılmasından korktuğu bir yumurta taşıyormuş gibi parmaklarının ucunda dikkatli biçimde tutuyordu resmi. Onun için mutlaka çok önemliydi. Çünkü, evdeki oyuncakları arasında da benzer kağıt parçaları görmüştüm. Ama ilgisi biraz sonra dağıldı, tekrar etrafını seyre daldı.
Karaköy iskelesindeki şehir hatları vapuru bir çığlık koyverdi. Aniden irkildi, bir an korktu. “Bak bir gemi” dedim.”O düdüğünü çaldı, korkma”. Biraz daha sıkı sarılarak yanağına bir öpücük kondurdum. Rahatladı, kendini güvende hissetti, korkusu geçti. İskeleden yavaş yavaş açılan vapura bakmaya başladı.
Etrafımız kalabalıktı. Telaşla ya da yavaş yürüyen iyi yada kötü görünüşlü insanlar, ihtiyarlar ve gençler, kadınlar ve erkekler, taksiler, kamyonet ve otobüsler, binalar, reklam panoları. Kıyasıya bir hayat kavgası, haksızlıklar,zulümler,ezilmeler, sömürülmeler.
Bütün bunların içinde ufacık bir çocuk. Kolunu boynumdan çekip başındaki şapkaya tekrar dokundu. Belli ki hala yadırgıyor başında yabancı bir nesne olmasını. Ama çıkarmadığına göre de hoşlanıyor demek ki. Tekrar boynuma sarıldı, göz göze geldik, gülümsedim. Baktı... anlamadı, sonra oda gülerek cevapladı, masumca. Tekrar boğazı seyretmeye başladı. Başında şapkası,bir elinde sakızdan çıkmış otomobil resimli kağıt parçası, göğsünde renkli resimleri olan sarı tişörtü, kısa pantolonu, ufacık ayaklarında şirin keten pantolonu. Yirmi yıl sonra bir parçası olarak kavgaya dahil olacağı bu dünyaya ne kadar uzak ve bir o kadarda savunmasız. O nu burada, bu köprünün üzerinde tek başına düşündüm. Korkuyla ağlayarak dikilip kalacaktır mutlaka. Elinde o çok önemli otomobil resmi, başında şapkasıyla kaldırımda. Gözlerinden yanaklarına, dudaklarının kenarına tane tane yaşlar boşanıyor. Burnu akmış ve sümüğü ağzına giriyor. İnsanlar etrafından gelip geçiyor, o ancak onların diz kapaklarına gelen boyu ile yüzlerini görmeye çalışıyor ağlayarak. Babasını, annesini arıyor. Elinde resmi, başında şapkası ağlıyor. Akşamı burada göremeyecek büyük ihtimalle, birisi alıp gidecek.
Oğlum benim, benim oğlum. Gayriihtiyari bir korkuyla biraz daha sıkı sarılmış olmalıyım ki canı yandı galiba, “ıııhh” diyerek kıpırdandı.
Ya birisi onu çalmaya kalkarsa, ne yaparım o zaman? Bir iki kişi olsa önemli değil, hallederim, ama ya daha kalabalık olurlarsa? Ya bana şu anda bir şey olursa, bir kaza ya da bir şey? Aniden ölürsem şu anda, o ne yapabilir ki? Ya birisi, yanında bir polisle gelip de “işte benim çocuğum bu” derse nasıl ispat edebilirim ki? Keşke yanıma nüfus kağıdın almış olsaydım. Amaaan ne saçma düşünceler bunlar yaa!!!! Nereden geldi bu aptalca korkular aklıma şimdi? Ama evden de bu kadar uzaklaşmamalıyız bir daha onunla. Annesiyle olsak iyi olurdu aslında. “Artık gidelim” dedim, itiraz etmedi. Etmek istesede nasıl itiraz edeceğini bilemiyor ki zaten. Karaköy iskelesinden vapura bindik. Kadıköy'de hiç oyalanmadan belediye otobüsüne binerek eve geldik. Annesini görünce sevinçle şapkasını gösterdi. “Aman ne yakışıklı olmuş benim koçum” diyerek kucakladı annesi. Otomobil resminin hala elinde olduğunu farkettim. Odasına gitti, oyuncak sepetinin ters döndüğünü ve irili ufaklı bütün oyuncaklarını halının üstüne döktüğünü duyduk. “Gene ortalığı dağıtıyor, yeni topladım odasını” diye söylendi annesi. Odasından, o çocuk sesiyle garip bir şekilde bağırdığı duyuluyor. “Ne yapıyor bu?” diye sordu annesi. “Vapur taklidi yapıyor” dedim. “Onunla gezmeye çıktığınızda fazla uzaklaşmayın”, dedi......“olur” dedim.
17 Mayıs 2008 Cumartesi
MİRNİ BEY -1- (MASAL)
Bu kullardan iki tanesi de birbirlerine çok uzak olarak yaşayan samimi dostlarmış.
Bir gün biri, diğeriyle şöyle karşılıklı oturup hasret gidermek için yola çıkmış ve arkadaşının memleketine gitmiş.
İki arkadaş buluşunca birbirlerine sarılmışlar, uzun uzun konuşarak hasret gidermişler.
Akşam olunca da yemekler hazırlanmış, sofra kurulmuş. Ev sahibi misafirini sofraya buyur etmiş. Misafir, uzun yolculuğun verdiği yorgunlukla, iştah içinde sofraya oturmuş, ama bakmış ki ev sahibi oturmuyor, eline kocaman bir sopa almış kenarda bekliyor.
Misafir hayret içinde arkadaşına neden sofraya oturmadığını sormuş ve hatta
elindeki sopanın ne anlama geldiğini merak etmiş.“Dostum bizim buralarda fare denilen bir hayvan var, hiç rahat vermezler bize. Özellikle yemeklerde çok rahatsız ederler. Bu sebeple yemek sırasında içimizden birisi muhakkak nöbet tutar ve fareler gelirse kovalar, diğerleri de yemeklerini rahat rahat yerler” demiş.
“Ne yapabiliriz ki başka” demiş ev sahibi, “ancak bu şekilde engelleyebiliyoruz fareleri”.
Misafir gülmüş bilgiççe; “kardeşim” demiş, “bizim oralarda kedi dediğimiz bir hayvan vardır. Ufak tefek bir hayvandır ama bu farelerin kökünü kurutur. Şimdi burada bir tane olacaktı ki bu farelerin bir tanesi bile burada bulunamazdı”.
Ev sahibi şaşkınlık içindeymiş. “Ne diyorsun sen, gerçekten mi?” diye hayret ve merakla sormuş.
“Elbette” demiş misafir olan, “ama kaygılanmana gerek yok artık, ben geriye memleketime dönünce hemen sana bir tane kedi göndereceğim ve sizi bu çileli işten, bu işkenceden kurtaracağım”.
Ev sahibi merak içinde sormuş tekrar “yani, bütün fareleri yer mi, bitirir mi bu kedi dediğiniz hayvan.”
“Merak etme hiç sen o çok seçici değildir, ne bulursa yer, ne verirsen yer, yemek seçmez hiç” demiş misafir.
Misafirlik bitip de memleketine dönünce söz verdiği gibi arkadaşına bir kedi yavrusu göndermiş. Küçük, tekir, sevimli bir yavruymuş bu.
Hediyeyi alan ev sahibi çok sevinmiş bu duruma. Yavru kediye büyük bir özen göstererek bakmış, en güzel yiyeceklerle büyütmeye başlamış. Kedi de çok atak ve avcı bir kediymiş hani. Etrafta bu kadar fare varken sık sık avlanmaya başlamış. Avlandıkça tecrübesi artmış, tecrübesi arttıkça da daha fazla fare avlamaya başlamış. Giderek de irileşmeye, pençeleri ve dişleri büyüyüp sivrileşmeye, keskinleşmeye başlamış.
MİRNİ BEY -2- (MASAL)
MİRNİ BEY -2-“Ne bulursa onu yer bu kedi !”
“Ya kuşlarda bitiverirse hemencecik, tıpkı fareler gibi... o zaman bu kedi insanları yemeğe başlamaz mıydı?”
Köylüler bir araya toplanıp bu konuya çözüm aramaya başlamışlar.
Sonunda bu kediden ancak onu öldürmekle kurtulacaklarına karar vermişler. Ama bu işi nasıl yapacaklardı. Bu canavara nasıl yaklaşıp da onu öldüreceklerdi.
İçlerinden birisi buna da bir çare bulmuş. Eski, kullanılmayan bir evin içine birkaç tane fare koyacaklar, kedi de o fareleri yakalamak için eve girince kapıları pencereleri hemen kapatacaklar. Sonrada evi ateşe verip içindeki kedi ile birlikte yakıp kül edeceklermiş. Hepsi bu planı çok beğenmişler ve hemen uygulamaya geçmişler.
İnsanlar hemen kaçışmışlar ve kuytu yerlere, ağaç arkalarına köşe başlarına saklanmışlar. Ama elbette çok merak ediyorlarmış olacakları. Saklandıkları yerden korkarak gizlice bakmaya başlamışlar alevlerin yakmaya başladığı eve.
Ama... o ne??? Kedi alevlerin arasından hoplaya zıplaya çatının en yüksek yerine çıkmamış mı?
Gerçekten de alevlerin arasında kalan kedi can havliyle bulduğu ilk aralıktan, henüz alevlerin ulaşmadığı tavan arasına ve oradan da çatının tepesine atıvermiş kendisini. Burada biraz nefeslenerek yanmış olan ayaklarının tüylerini yalamaya başlamış.
Kedinin bu şekilde hareket ettiğini gören gözcü insanlardan birisi hemen geriye arkadaşlarının yanına koşmuş.
“Arkadaşlar biz mahvolduk artık... Kediye ateşten bir şey olmamış. Üstelik çatıda etrafı kolaçan ediyordu beni görünce de kollarıyla göstererek tehdit etti. “Bu yana da gitseniz sizi bulup yalayıp yutacağım, şu yana da gitseniz sizi bulup yiyeceğim” diye kollarını yalayıp duruyordu. Sizi bilmem ama be hemen buradan kaçıp uzaklara gidiyorum.”
MİRNİ BEY -3- (MASAL)

Bir süre sonra zaten bütün o evler, kilerler, depolar harabeye dönüşmüş ve oraların sahibi gerçekten kedi olmuş.
Daha sonra yakınlardan geçen bir tilki orayı görünce yaklaşmış ve kedi ile tanışmışlar. İyi arkadaş olmuşlar. Artık beraber avlanıyor, yiyip içiyorlarmış.
Böyle sakin geçen günlerden bir gün tilki ava çıkmış ve biraz sonra da iri bir horoz avlamış. Arkadaşının yanına dönerken birden önüne kurt çıkıvermiş. Kurt bakmış ki bir tilki ve ağzında iri bir horoz.
Bırakır mı hiç aç haldeyken o horozu.
“Şu horozu hemen bırak bakayım” demiş tilkiye.
Tilki tırsmış. “Önemli değil hemen bırakır giderdim sana bu horozu ama...”
Kurt iri dişlerini tehditle göstererek “aması da ne, hemen bırak horozu!” diye sesini yükseltmiş.
“Bu horoz hediye gidiyor”
Kurt meraklanmış “kime hediye gidiyormuş?”
Tilki “MİRNİ BEY’E gidiyor” demiş.
“Kimmiş bu Mirni Bey?” diye sormuş kurt.
Tilki, kurt’u korkutup horozu kurtarmak için tehditkâr şekilde “horozu alırsan anlarsın” diye cevaplamış.
Bunu duyan kurt gerçekten ürkmüş, bu tanımadığı Mirni bey başına iş açabilirmiş. Tilkiye yol vermiş.
Tilki “oh be kurtardık horozu” diye sevinerek yoluna devam ederken bu seferde iri dişli, güçlü ve aç bir domuzla karşılaşmış.
Horozu gören domuz sevinmiş. “Aman, gökte ararken yerde buldum, ver bakalım şu horozu da karnımızı güzelce bir doyuralım” diyerek horoza uzanmış.
Ama tilki artık nasıl davranacağını öğrenmiş tabi. “Al senin olsun, afiyet olsun Domuz kardeş, ama bil ki bu horoz hediye gidiyordu” demiş. Domuz sormuş merakla kime gittiğini.
“Mirni Beye gidiyor”
“Kimmiş bu Mirni Bey bakayım?”
“Horozu alırsan anlarsın kim olduğunu?”
Bu cevap karşısında domuz tırsmış ve horozu almaktan vazgeçip tilkinin yolundan çekilmiş.
Tilki hızlı adımlarla horozu götürürken birden bir bire ayı çıkmış karşısına. Açlıktan karnı guruldayan ayı sevinmiş tabii böyle iri bir horoz görünce. Şu çelimsiz tilkinin elinden kolayca alacağını zannederek, “hop, dur bakalım, horozu hemen bırak şuraya ve uzaklaş başımdan!” demiş.
Tilki uysal bir tavırla “tamam ayı abi al senin olsun bu horoz, ama o hediye gidiyor, bilesin”
Ayı diklenmiş “ne hediyesiymiş, kime gidiyormuş?”
“Mirni beye gidiyor” demiş tilki.
TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?* “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...
-
FIRTINAYI KARŞILAMAK 16:25 18.05.2003 ŞANTİYE Bu gün tatil pazarı. Sabahtan üç-dört kişi alışverişe çıktık. Bir naylon çanta aldım, kirli...
-
MOTORİN TANKERİ 08-03-2009 - Otel, 10 numaralı oda. Saat 00.30 suları. Şirket hattının olduğu cep telefonu çalmaya başladı. Aslında telefon...
-
Taliban ve Ölüm Kuyusu 28–11–2005 Kabul-Gardez Yolu İyileştirme Projesi. Artık şantiyeyi kapatma aşamasındayız. Havalar soğudu, geceleri km ...