BAZI KİTAPLAR, BAZI KONULAR BELKİ SİZE GÖRE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISINDAN İRDELENMİŞ OLABİLİR.
21 Mart 2010 Pazar
GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-MOTORİN TANKERİ
12 Mart 2010 Cuma
GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-MOTORİN HIRSIZLIĞI
06-06-2003 ŞANTİYE-LOJMANLAR
Böyle cırlaması (bağırınca sesi tizleşiyor) beni iyice geriyor zaten, birde “senin operatörün” veya “senin formen bozuntun var ya…” şeklinde söze başlar. Benim ekibim ya, doğrudan bana hakaret edemediği, bağıramadığı için bu şekilde dolaylı yoldan yapıyor.
Ama hemen adam kovmakla olmaz ki. Burası Afrika. Lakin bizimkiler karşılarında zencileri görünce hemen efendi-köle ilişkisine dönüştürüyorlar her konuyu. Adamların yüzüne karşı gereksiz bağırmalar, nasıl olsa anlamıyorlar diye ana-avrat küfürler gırla gidiyor. Mesela bizim Türk formen İngilizcede yes, no, okey dâhil on kelime ya biliyor ya bilmiyor. Almış karşısına bir yerel işçiyi, ona iş öğretmeye-anlatmaya çalışıyor. İşçi anlamıyor haliyle. Sonra da bizimkisi başlıyor bağırmaya, “bunlar geri zekâlı, iki saattir anlatıyorum hiçbir şey anlamıyor” diye. Bizimkilerde bir kibir, bir böbürlenme, sanırsın medeniyeti ilk defa kendisi getirmiş Afrika’ya. Kadıköy’de veya Kızılay’da kaldırımda yürüyen sıradan insanlardanken burada birden kendilerini “efendi” zannetmeye başlıyorlar.
Aradan çok zaman geçmeden bu yakıt hırsızlığı önüne geçilemez biçimde arttı. Artık işten çıkardığımız şoför veya makine operatörünün sayısını ben bile önemsememeye başladım. Bütün bu kargaşanın içinde bir şoför temiz kalmıştı. Onun kamyonundan yakıt çalınmıyordu. “Emeka” bu sebeple en güvendiğim adamım oldu. Her işe hiç itiraz etmeden koşuyordu. Su tankerine şoför mü lazım, Emeka hemen gönüllü gidiyor, bir kamyonda arıza mı var, Emeka tamir ekibinden önce müdahale ediyor. Böyle cevval bir eleman işte. Ama şüpheler üzerinde toplanmaya başladı yavaş yavaş. Sonradan anlaşıldı ve ispat edildi ki mazot hırsızlığının düzenlenmesi ve idaresi tamamen onun kontrolündeymiş. İşine son verildi elbette hemen. Hırsızlık bitti mi, elbette hayır. Bu çok hikâyeye konu olacaktı 29 Ekim 2009 Perşembe
BETONUN SUYU, MİKSERİN REDÜKTÖRÜ, ELİNİN KÖRÜ
Laboratuar test sonuçları harika görünüyor. Küp numunelerindeki basınç gerilmeleri, kiriş numunelerindeki çekme gerilme sonuçları neredeyse yüzde yirmibeş, otuz daha yüksek. Taze beton çökme miktarları üç santimden daha fazla değil. Kâğıt üzerinde her şey harika.
Günlerdir beton yüzeyine oluşan çatlaklar dolayısıyla herkes birbirini tenkit edip suçluyor. Proje müdürü şantiye şefini, şantiye şefi saha mühendisini, saha mühendisi beton ekip şefini, beton ekip şefi beton santralı operatörünü, santral operatörü beton agregası getiren taşeronu suçladı, sitem etti, fırçaladı.
Beton ekibi “malzeme bozuk” dedi. Arazi mühendisi, şantiye şefine “doğal kum çok kirliymiş” dedi. Şantiye şefi, proje müdürüne “agrega uygun boyutta gelmiyor” diye şikâyet etti.

Proje müdürü, agrega getiren taşeronu “getirdiğin agrega gradasyona ve verdiğim boyutlara uygun değil, paranı keseceğim ve bu kötü malzemeyi hemen geri götüreceksin” diye tehdit etti.
Proje müdürü, beton dökümünü kontrol etti ve beton serme ekibine “betona burada su veriyorsunuz, vibrasyonu da fazla yapıyorsunuz” diye kızdı, döndü geldi laboratuara.
“Beton slampını (çökme miktarı-su miktarı arttıkça slamp değeri de büyür) neden kontrol etmiyorsunuz” diye fırça attı. Laboratuar çalışanı “… bakıyoruz abi, her mikser santralden çıkmadan muhakkak slampına da bakıyorum, numune de alıyorum” diye kendini savundu.
-….ne! ne, ne , ne ???? Sen numuneleri santralde mi alıyorsun yani???
-Evet şefim.
-Neden oğlum, arazide, beton döküm yerinde yapman gerekir bu işleri?
-Ama numune kalıpları filan ağır şefim, kamyonete indir bindir zor oluyor, hem Hacı abiyi (kamyonet şoförü) her zaman bulamıyorum.
-…… **xxx@@@!!!!XXXX###.......
-Tamam, şefim testleri arazide yapmaya devam edeceğim.
Eğer beton santralden normal çıkıyorsa ve arazide de su verilmiyorsa nasıl oluyor da gidene kadar bu hale geliyor? Beton kendi kendine sulanmıyorsa demek ki yolda giderken su ilave ediliyor. Mikserler uzaktan takibe alındı. Evet, santralın görüş alanından çıkan mikser sürücüsü hemen durup mikserin içine giden su borusunun vanasını açıyor ve bir süre betona su verdikten sonra tekrar devam ediyor yoluna. Daha uyanık sürücüler, döküm yerinde betonu verdikten sonra mikseri yıkamak içim içine su veriyorlar ve beton santralına gittiklerinde yüklenilen beton bu suyun içine konuyor.
Yani, virgülden sonraki haneleri düşünecek kadar hassas olmaya çalışan şantiye mühendisleri, beton kalitesini yükseltmek için kafa patlatıp koştururken bu kurnaz sürücüler onları tamamen aptal yerine koyuyorlar.
Neden böyle yaptıklarını sordular kızgınlıkla. Cevap hem masumca hem de trajikomikti.
-Şefim, beton katı olunca mikserin redüktörleri zorlanıyor ve çabuk bozuluyor. Patronlarda bize fırça atıp tamir paralarını maaştan kesiyorlar.
Normal bakım ve onarımı periyodunda yapılmayan her makine arızalanmaya mahkûmdur zaten.
Artık, laboratuar elemanları betonla ilgili deneyleri arazide yapıyor, numuneleri arazide alıyorlar. Mikser sürücüleri sıkı şekilde takip ve tembih ediliyor.
Numune sonuçlarının daha gerçekçi olduğu görülüyor.
22 Ağustos 2009 Cumartesi
KİTAB-ÜL HİYEL'in EN VURUCU PARAGRAFI

25 Mayıs 2009 Pazartesi
3 NİSAN. DOĞUM GÜNÜ HEDİYEM (1)


3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)
3 NİSAN - doğum günü hediyem (2)
Aradan iki hafta geçti. İdareden kontrol mühendislerinin
de olduğu bir toplantıda yine bu konu konuşulmaya başlandı. Aslında bu konu, benim olduğum her toplantıda veya sohbette ortaya geliyor ve konuşuluyordu. Ben fazla yorum yapmıyordum. Ancak tekrarladığım şuydu. Şantiyemizin bir suç mahalli gibi aranması, personelimin suçlular gibi bir araya toplanıp etrafımızı köpeklerle ve silahlı askerler
le sarılması rencide edici bir şeydi. Böyle yapmamaları gerekirdi. Ben bunları söylediğimde de hemen herkes haklı olduğumu, güvenlik binbaşısının durumu çok abarttığını söylüyorlardı. Hatta daha sonra kulağıma gelenlere göre, arkadaşlarından bu konuda binbaşı tenkitler almıştı. Zannediyorum ki bunlar etkili oldu ve binbaşı ile dah
a sonradan oldukça samimi bir dostluğumuz oluştu.
İki hafta sonraki toplantıda tabur komutanı yarbay bana hitaben “bu konuyu böyle kansere dönüşmeden siz halledebilirdiniz aslında Timur bey” dedi. “Halledebilirdiniz derken komutanım?” diye sordum.
“Yapılacak iş çok maliyetli değildi yüklenici olarak siz toplantıda bu binaları bedelsiz yapacağınız söyleyebilirdiniz, bu jestiniz hem idare, hem üs komutanlığı nezdinde itibarınızı çok arttırırdı” diye cevapladı.
“Haklısınız kısmen komutanım” dedim. “Ama konu bu kadar basit değil maalesef. Büyük kısmı sizin tarafınızdan yapılan her türlü malzeme, makine, personel taleplerinizi hiçbir şekilde tereddüt etmeden ve sorgulamadan yerine getirdim. Bunları şimdi sayarak saygısızlık etmeye
ceğim ama sizde bunun doğru olduğunu takdir edersiniz”.
Yarbay tereddütsüz bir samimiyetle “evet bu konuda kesinlikle haklısınız” diyerek onayladı.
“Ve yine haklısınız tartışma konusu binaların yapımı ve maliyeti tarafımızdan rahatlıkla karşılanabilecek düzeyde. Ama üs komutanlığının bu güne kadar bize, yani şantiye personeline davranışı, emir komuta zincirindeki personele olduğu gibi oldu. Hatta komutanımızın bizden talep etme usulü genelde azarlama biçiminde olmuştur. Mesela istediğini yapmazsam “sana hayatı köşeli yaşatırım” şeklindeki esprili tehdidini artık biz şa
ntiyede aramızda atasözü gibi kullanıyoruz.”
Odadakiler güldüler.
“Ben, bizzat komutanın bu binaların yapımı konusunda talepte bulunmasını beklerdim. Yoksa gereksiz bir atılganlık göstererek
yaparız dersem, kendi patronlarıma karşıda zor durumda kalırım”.
Suskunluk oldu. Devam ettim.
“Ama ben yine patronlarımla bu konuyu görüşeceğim ve sanıyorum onları ikna ederim” dedim.
Birkaç gün sonra şantiyeye gelen patrona konuyu açtım. Biraz da ısrar ederek binalardan birisinin bedelsiz yapımını kabul ettirdim ve bunu albaya (komutana söylemesi için) söyledim.
Komutan birkaç gün sonra bana haber gönderdi, saat onüçotuzda kuzey takeoffda bulunmamı, pistbaşı nöbetçi subay kulübesi ve take off binasının yerini tespit edeceğimizi bildirdi. Ölçme ekibini de alıp istenilen saatte istenilen yere gittim. Komutan istediği noktayı göstererek “bir ayda bitirebilecek misin” diye sordu. “Evet komutanım bitirebiliriz” dedim. “Göreceğiz bakalım” diye hafiften tehdit ederek ayrıldı.
Hemen çalışmalara başlattım, temeli kazıp beton dökmemiz üç günde bitti, temel kalıplarını sökerken de yığma delikli tuğlaları getirmeye başlamıştık.
Bu arada mutad toplantılarımız da devam ediyor. Son toplantıda meydan müdürü destek gurup komutanı albaya sordu. Unutmadan, üs komutanı artık toplantılara katılmıyordu. “Komutanım, kuzeyde bir inşaat yaptırıyorsunuz, nedir o?”.
“Yeni pistbaşı ve take off binaları” dedi albay.
“O zaman biz alanı kapatmak mecburiyetinde kalacağız, çünkü ILS sistemi o bina yüzünden çalışmaz”.
ILS sistemi, uçaklara aletli iniş yaptıran, olmazsa olmaz bir sistem.
Albay, “bu konu aylardır konuşuluyor, sizden bir hareket gelmeyince sağ olsun Timur bey yapımı üstlendi, yerinin tespitini de komutanımız yaptı.”
Toplantıda bu konuda uzun konuşmalar oldu.
Ve sonunda binanın yapılmamasına, yapılan çalışmanın da durdurularak arazinin düzeltilmesine karar verildi.
Şantiyeye döndüm, şantiye şefine talimat verdim. “Tuğlaları pistten alın, temeli kapatarak araziyi eski haline getirin.”
İtiraz gecikmeden geldi, “ama abi on metreküp beton döktük oraya, makine çalışması hariç, kalıpçı hariç, o kadar adam çalışarak tuğla indirdik, neden şimdi kapatıyoruz?”
“Koçum hayatını köşeli yaşatırım sana, ne diyorsam yap hemen”.
Homurdanarak odadan çıktı, formeni anons etmeye başladı telsizden.
24 Eylül 2008 Çarşamba
GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990
GALATA KÖPRÜSÜNDE BABA-OĞUL 1990
Sirkeci iskelesine Kadıköy vapurundan indik.
Kalabalıkta sıkışıp canı yanmasın diye kucağıma aldım. Büyük bir merak ve şaşkınlıkla etrafına bakınıyordu. İnsan kalabalığı, otomobil ve diğer araçların çokluğu,
şehir hatları vapurları, deniz, martılar ve bütün bunların çıkardığı sesler. Gördüğü ve duyduğu bu şeyler iki buçuk yaşındaki bir çocuğun ilgisini muhakkak ki olağanüstü bir şekilde çekmişti.
Kalabalıkla birlikte iskeleden yavaş yavaş uzaklaştık. Kalabalık giderek seyrekleşti. Onu kucağımdan yere indirmeye karar verdim. Ama yere baktığımda gördüğüm pislik, tükürükler, balgam ve sümükler, ne olduğunu anlamadığım çeşitli renk ve biçimdeki lekeler beni bundan vazgeçirdi.
Bu kargaşadan şaşırmakta çok haklıydı. Deniz tarafında balıkçılar “balık ekmek” diye bas bas haykırırken, otobüs durakları yanındaki küçük barakalarda ne olduğunu benim bile anlamadığım garip müzik çığlıkları geliyor. Hemen solumuzda yere serilmiş çeşitli işporta tezgahları vardı. Oyuncak, kaset,giyim eşyaları. Hem onu memnun etmek, hem de güneşten korumak için bir şapka aldık. Çok hoşlandı. Sık sık elini başına götürüyor, şapkaya dokunuyordu.
Galata köprüsüne döndük. Denizi daha yakından görsün diye aşağıya indim. Hala kucağımdaydı. Merdivenlere kadar yavaş yavaş yürüdük. Merdivenlerin önünde durdum, korkuluğa yaslandım. İlgiyle kirli denize bakmaya başladı. Yüzü yüzüme çok yakındı. Kah profilini, kah ensesini, kah anlını görüyorum.
Bu benim oğlum.

Kalkık üst dudağının altından ön dişleri daima görünüyor. Ama hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti daha önce. Saçlarını bana benzetirdi annesi. Saçlarının yatış yönü benimkiyle aynıymış. Annem “bu çocuk senin gibi oynuyor oyuncaklarla” demişti.
Ne garip, o ayrı bir canlı, ama benden parçalar var.
Benim oğlum o.
Arkamızda bir kuruyemişçi var. Sakız v.s. satıyor. Döndüm, önüne yaklaştık. Tezgahtaki renkli ambalajlı çeşitlere bakmaya başladı. En sevdiğim huylarından birisidir bu, arsızlık edip “bana ille de bunu al !” diye tutturmaz hiçbir zaman.
“Hangisini istiyorsun?” diye sordum. Gözlerindeki seyretme ilgisi, tercih için arayan bakışlara dönüştü. Önce kuruüzüm-leblebi poşetine bakıyor zannettim. Bir tane alıp uzattım, eli ile itti. Fazla düşünmeden renkli kağıt ambalajlı bir sakızda karar kıldı, eline aldı. Cebimden çıkardığım metal beşyüz lirayı eline verdim. Bir sakıza bir de paraya bakıyordu. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu elbette. “Onu amcaya ver oğlum” dedim. Sahip olduğu her şeyin bir bedeli olduğunu fark etsin istiyorum. Satıcı gülerek aldı parayı. “Hayırlı işler” dileyip ayrıldık tezgahın önünden. Ufak elleri ve tombul parmakları ile sakızın kağıdını açmaya çalışıyor. Acemi, fakat istekli ve ısrarlı çabalarıyla kağıdı katlarından ayırıp sakızı ağzına attığında, köprünün üzerine çıkmış, hatta epeyce de yürümüştük.
Sakızın içinden bir otomobil resmi çıktı.
Sol kolunu boynuma dolamıştı. Sağ elinde ise otomobil resmi, ona öylece bakıyordu. Elini hafifçe yukarıya kaldırmış, sanki kırılmasından korktuğu bir yumurta taşıyormuş gibi parmaklarının ucunda dikkatli biçimde tutuyordu resmi. Onun için mutlaka çok önemliydi. Çünkü, evdeki oyuncakları arasında da benzer kağıt parçaları görmüştüm. Ama ilgisi biraz sonra dağıldı, tekrar etrafını seyre daldı.
Karaköy iskelesindeki şehir hatları vapuru bir çığlık koyverdi. Aniden irkildi, bir an korktu. “Bak bir gemi” dedim.”O düdüğünü çaldı, korkma”. Biraz daha sıkı sarılarak yanağına bir öpücük kondurdum. Rahatladı, kendini güvende hissetti, korkusu geçti. İskeleden yavaş yavaş açılan vapura bakmaya başladı.
Etrafımız kalabalıktı. Telaşla ya da yavaş yürüyen iyi yada kötü görünüşlü insanlar, ihtiyarlar ve gençler, kadınlar ve erkekler, taksiler, kamyonet ve otobüsler, binalar, reklam panoları. Kıyasıya bir hayat kavgası, haksızlıklar,zulümler,ezilmeler, sömürülmeler.
Bütün bunların içinde ufacık bir çocuk. Kolunu boynumdan çekip başındaki şapkaya tekrar dokundu. Belli ki hala yadırgıyor başında yabancı bir nesne olmasını. Ama çıkarmadığına göre de hoşlanıyor demek ki. Tekrar boynuma sarıldı, göz göze geldik, gülümsedim. Baktı... anlamadı, sonra oda gülerek cevapladı, masumca. Tekrar boğazı seyretmeye başladı. Başında şapkası,bir elinde sakızdan çıkmış otomobil resimli kağıt parçası, göğsünde renkli resimleri olan sarı tişörtü, kısa pantolonu, ufacık ayaklarında şirin keten pantolonu. Yirmi yıl sonra bir parçası olarak kavgaya dahil olacağı bu dünyaya ne kadar uzak ve bir o kadarda savunmasız. O nu burada, bu köprünün üzerinde tek başına düşündüm. Korkuyla ağlayarak dikilip kalacaktır mutlaka. Elinde o çok önemli otomobil resmi, başında şapkasıyla kaldırımda. Gözlerinden yanaklarına, dudaklarının kenarına tane tane yaşlar boşanıyor. Burnu akmış ve sümüğü ağzına giriyor. İnsanlar etrafından gelip geçiyor, o ancak onların diz kapaklarına gelen boyu ile yüzlerini görmeye çalışıyor ağlayarak. Babasını, annesini arıyor. Elinde resmi, başında şapkası ağlıyor. Akşamı burada göremeyecek büyük ihtimalle, birisi alıp gidecek.
Oğlum benim, benim oğlum. Gayriihtiyari bir korkuyla biraz daha sıkı sarılmış olmalıyım ki canı yandı galiba, “ıııhh” diyerek kıpırdandı.
Ya birisi onu çalmaya kalkarsa, ne yaparım o zaman? Bir iki kişi olsa önemli değil, hallederim, ama ya daha kalabalık olurlarsa? Ya bana şu anda bir şey olursa, bir kaza ya da bir şey? Aniden ölürsem şu anda, o ne yapabilir ki? Ya birisi, yanında bir polisle gelip de “işte benim çocuğum bu” derse nasıl ispat edebilirim ki? Keşke yanıma nüfus kağıdın almış olsaydım. Amaaan ne saçma düşünceler bunlar yaa!!!! Nereden geldi bu aptalca korkular aklıma şimdi? Ama evden de bu kadar uzaklaşmamalıyız bir daha onunla. Annesiyle olsak iyi olurdu aslında. “Artık gidelim” dedim, itiraz etmedi. Etmek istesede nasıl itiraz edeceğini bilemiyor ki zaten. Karaköy iskelesinden vapura bindik. Kadıköy'de hiç oyalanmadan belediye otobüsüne binerek eve geldik. Annesini görünce sevinçle şapkasını gösterdi. “Aman ne yakışıklı olmuş benim koçum” diyerek kucakladı annesi. Otomobil resminin hala elinde olduğunu farkettim. Odasına gitti, oyuncak sepetinin ters döndüğünü ve irili ufaklı bütün oyuncaklarını halının üstüne döktüğünü duyduk. “Gene ortalığı dağıtıyor, yeni topladım odasını” diye söylendi annesi. Odasından, o çocuk sesiyle garip bir şekilde bağırdığı duyuluyor. “Ne yapıyor bu?” diye sordu annesi. “Vapur taklidi yapıyor” dedim. “Onunla gezmeye çıktığınızda fazla uzaklaşmayın”, dedi......“olur” dedim.
TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?* “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...
-
MOTORİN TANKERİ 08-03-2009 - Otel, 10 numaralı oda. Saat 00.30 suları. Şirket hattının olduğu cep telefonu çalmaya başladı. Aslında telefon...
-
Taliban ve Ölüm Kuyusu 28–11–2005 Kabul-Gardez Yolu İyileştirme Projesi. Artık şantiyeyi kapatma aşamasındayız. Havalar soğudu, geceleri km ...
-
MOTORİN HIRSIZLIĞI 06-06-2003 ŞANTİYE-LOJMANLAR Üç gün kadar önce proje müdürü elinde bir tomar kağıtla hızla odama d...