29 Kasım 2012 Perşembe

KÖLE MEDENİYETLERİ


Kur’an’da ‘helak edilenler’ kim?
  
İhsan Eliaçık-ADİL MEDYA'dan alınmıştır.



Kur’an geçmişte helak edilen bir takım topluluklardan bahseder.
Bunların kimler olduğunu hiç merak ettiniz mi?
Ben merak ettim ve Kur’an’da “Helak ettik” (ehlaknâ) tabirinin geçtiği yerlere tek tek baktım.
Tam 28 yerde geçiyor.
Bur çoğu sadece helak ettik deyip geçtiğinden, özellikle helak edilenlerin “sosyal statülerine” dair bilgi içeren 6 ayeti nuzül sırasına göre aşağıda çıkardım.
Bakın bunlar kim?
***
İlki Kaf suresinde:
‘Onlardan önce nice nesilleri helak ettik.
Onlar bunlardan çok daha güçlü/saldırgandılar.
Fakat şehirlerde kaçacak delik aradılar.
Var mıydı ki kaçacak bir yer?’ (Kaf; 50/36).
Ayette geçen “garn” ülke, çağ, nesil, kuşak, uygarlık, memleket, belde, dönem vb. anlamlarına geliyor. “Kaçacak delik aramaları” ve “güçlü, saldırgan, zorba (batş)” olduklarının söylenmesinden de anlaşılacağı gibi bunlar, bir döneme hükmeden “ülke yönetimleri” veya “devrin egemen güçleri” idiler.
***
İkincisi Meryem suresinde:
“Onlardan önce nice mal mülk ve görünüşü daha güzel olan nesilleri helâk ettik” (Meryem; 19/74).
Ayette geçen peltek “se” ile “esâsen” mal, mülk, zenginlik… “riyâen” de dış görünüş bakımından… manasına geliyor. Buradan, helak edilenlerin devrin zenginlik, mal-mülk ve dış görünüş bakımından gayet güzel (şaşaa/debdebe içinde) yaşayan, toplumun “servetten şımarmış ileri gelenleri”olduğunu anlıyoruz.
***
Üçüncüsü Kasas suresinde:
“Rahat ve lüks içinde şımarmış nice nesilleri helâk etmişizdir. İşte kendilerinden sonra içlerinde pek az oturulmuş yurtları!” (Kasas; 28/58).
Ayette geçen “batirat maîşet” maişeti (kazancı, maaşı, yaşamı) azgınlık/zengin şımarıklığı içinde… manasına geliyor. Buradan, helak edilenlerin devrin “bol servet” ve “lüks hayat”  içinde yaşayanları olduğunu anlıyoruz.
***
Dördüncüsü En’am suresinde:
“Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmış, altlarından nehirler akıtmıştık” (En’am; 6/6).
Görüldüğü gibi bu ayette de “helak edilenler” yeryüzünde imkan, güç ve iktidar verilenler… Öyle ki onlar “altlarından ırmaklar akacak” şekilde imkanlara sahipmişler. Fakat bu imkan ve iktidar içinde şımarmışlar ve vaat edilen başlarına gelmiş…
Öte yandan Kur’an’da sürekli mü’minlere vaat edilen cennet tasviri için kullanılan “altlarından ırmaklar akıtmak” ifadesinin, burada, bu dünyada ve zulmedenler için de kullanılması dikkat çekicidir.
***
Beşincisi Hacc suresinde:
“Zulmün doruğuna çıkmışken helâk ettiğimiz nice beldeler vardır; duvarları çökmüş, çatıları yıkılmış, kuyuları kullanılmaz hale gelmiş muhteşem saraylar!” (Hac; 22/45).
Görüldüğü gibi bu ayette de “helak edilenler”  rahatlık ve lüksten şımarmış “muhteşem saraylarda” (gasr meşîd) yaşayan devrin egemen zümreleri.
***
Altıncısı Muhammed suresinde:
“Seni memleketinden çıkaranlardan daha güçlü/kuvvetli nice memleketler vardı ki, biz onları helâk ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı.” (Muhammed; 47/13).
Bu ayette de daha güçlü (eşeddu guvve) şeklinde geçen tabir, Fussilet 10. ayetteki yeryüzü kuvvetlerinin eşitçe pay edilmesi gerektiği söylenirken kullanılan “guvve/agvât” ile aynıdır. Memleket/belde’den maksat ise peki tabi devrin güç kuvvet sahipleri idi. Yoksa böylesi memleketler/beldeler/ülkeler (garn/gurûn) çoluk çocuk helak edilmiş değildi.
***
Görüldüğü gibi ayetlerde helak edilenlerin “toplumsal statüsü” hep aynı: Mal mülk sahipleri, rahatlık ve lüks içinde şımarmış ileri gelenler, imkan ve iktidar sahipleri, muhteşem saraylarda yaşayanlar, güç ve kuvvet sahipleri…
Buradan bakılınca nice “muhteşem sarayların” helak edildiğini söyleyen bir Kitabın, yüzeysel bir bakışla “estetik” ve “mimari” düşmanı, “barbar” bir bakışa sahip olduğu söylenebilir.
Öyle ya güzelim mimari harikası sarayların, kaşânelerin duvarlarının çöktüğünü, çatılarının yıkıldığını, kuyularının (havuzlarının) kuruduğunu, yer ile yeksan olduklarını söylüyor.
Bunlar dünya mimarlık, estetik ve sanat tarihi açısından büyük kayıp (!).
Keza bu bir ülkenin kalkınmasının temel taşı olan “burjuvazi”nin de yok edilmesi anlamına geleceğinden ilerlemenin ve gelişmenin de düşmanı bir yaklaşım (!).
Acaba öyle mi?
Şurası bir gerçek ki helak edilenlerin kim olduğuna baktığımızda, Kur’an’ın muhteşem saraylardan, gökdelenlerden, kayalara oyulan villalardan, devasa binalardan hiç hazzetmediğini görürüz.
Bunları insanlığın gelişmesi, kalkınması ve ilerlemesi olarak görmüyor.
Olaya başka bir yerden bakıyor, bu çok açık.
Bu bakış her devasa binanın harcında- isterse tapınak olsun- insanların/kölelerin eti, kanı, alınteri, emeği, kişiliği, onuru, özgürlüğü olduğu düşünülürse anlaşılabilir.
Mısır’daki pramitlerin yapımında günde 300 kişinin öldüğünü, ölenlerin cesetlerinin harca karıştırılıp duvarların öyle yükseltildiğini düşünürseniz, bu bakışı kavrayabilirsiniz.
Şu halde Kur’an’daki “helak” söylemi aslında kölelerin öfkesi, ezilenlerin feryadı, mazlumların içli çığlığı olarak okunmalıdır.  Kitapta Allah onların sesi olmakta ve “helak ettik”, “yer ile yeksan ettik” diye konuşmaktadır…
Keza helak, ölüm veya doğal bir afete maruz kalma olabileceği gibi, bir toplumsal altüst oluş (devrim) anını da resmediyor olabilir. Veya sarsıcı bir (kamuoyu) rüzgarı (rîhun sarsar) ya da halk ayaklanması (kıyâmen li’n-nâs) da olabilir.
Bütün bu anlarda Yunus Emre’nin tabiri ile “mülke benim diyenler ve köşk u saray beğenmeyenler” helak olur.
Kur’an’ın tabiri ile “Hurma kütükleri gibi yerlerinden sökülüp atılırlar” ve yerlerinde yeller eser…
Hani mülke benim diyen,
Köşk ü saray beğenmeyen
Şimdi bir evde yaturlar
Taşlar olmuş sütunları.”
(Yunus Emre)

13 Ekim 2012 Cumartesi

PUT VE PUTPERESTLİK NEDİR.


PUT ve PUTPERESTLİK
Muhammed Nur DENEK-ADİL MEDYA'dan
Put- gerçekte, özde, fıtratta, doğalda olmayan bir şeyin, topluma ya da bireye ölçü olarak kabul ettirilmiş olmasıdır. Bunlar (kanaat, kanun, kurum, gelenek, töre, din, yasa, etik… vs.) her toplumsal yapıda kendini farklı biçimlerde var edebilirler.
Günümüz toplumlarının sosyolojisinin belirleyici yapı taşları (putları) başta din, otorite, sermaye ve ulus’tur.  Elbette bunların alt yapısında olan unsurlar bu dinamiklerin ortaya çıkardığı sonuçlarda belirleyici olmaktadır.
Putperestlik-  dayatılmış olan bu, “sözde değerlere” sıkı sıkıya bağlanmaktır.
Tarihsel bağlamda put, putçuluk, putperestlik algısı bugüne yanlış lanse edilmektedir.
Algı şöyle kuruluyor:
İnsanlar bir takım taşlardan ya da benzeri maddelerden şekiller yapıp onlara tapıyorlardı…
Bu taptıkları şeylere put deniyordu peygamberler bu putları kırdılar, falan….
Anlayacağınız bunların tamamı kocaman bir yalan…
Özünde tarih boyu yaşanan tevhidi mücadelelerin tamamı o dönemlerde toplumlara yaşam tarzı olarak kabul ettirilmiş olan algılara karşıdır. Bu algıları yıkmak, putları devirmek anlamı taşımaktadır. Ancak böyle bir gerçekçi okumanın yaşanan zamanın putlarının tanınmasını sağlayacağından dolayı önüne setler çekilmiş ve gerçeğin anlaşılması zorlaştırılmıştır.
Bir toplum ulusal kimliğini özel görüyor bu özelliğe sıkı sıkıya sahip çıkma gereği hissediyor bu uğurda ölmeyi, öldürmeyi meşru sayıyorsa bu algı artık putlaşmış ve bu algıyla yaşamak putperestliğin ta kendisi olmuştur. Aynı şey sermaye, din ve otoriteyi kabullenmek içinde söz konusudur.
İbrahim peygamberin putları kırmasını hikâye eden ayetlerden de anlaşıldığı gibi mesele taş, toprak kırma meselesi değildi, aslında İbrahim peygamberin yaptığı şey sistemin kendini tarif ve temsil eden unsurlarına saldırmak, onları ortadan kaldırmaktı. İbrahim peygamberin derdi kıskanç tanrısının egosunu tatmin etmek adına rakiplerini ortadan kaldırmak değildi elbet, onun gayesi yaşama yön veren algının temellerinin aslında doğal olmadığını ve başka bir yaşam biçiminin gerekliğini ifade etmekti ve put kıran İbrahim tanımı, zehirlenmiş zihinleri zehirden arındırmak ve toplumları doğal olan yaşama döndürme tarifiydi.
Aynı şey Muhammed peygamberin Kâbe’de ki putları ortadan kaldırması içinde söz konusudur. Kâbe’de ki taşların sembole ettiği şey Mekke iktidarlarının topluma dayattığı algılardı. Bu algılar onların toplum içerisinde inşa ettikleri eşitsizliğe dayalı sömürü düzeni idi ve din algısı o toplumun yaşam biçiminin (sisteminin) adı iken o taş ve topraklar sembolleri ifade eden unsurlar idi.  

Günümüz putlarının da sembolleri var elbette bunları tanımlamak meselenin daha iyi kavranmasını sağlayacaktır
Din: Din kavramı en doğru ifadeyle bir toplumun yaşam biçiminin tarifi anlamına gelmektedir. Bu haliyle din sakıncalı bir kavram değil gerçekliğin ta kendisi olarak kendini var eder. Ancak günümüzde geleneksel algı boyutuyla, dinler insanlığı bölen ayrıştıran putlara dönüşmüştür denebilir. Çünkü bir takım genel kabullere dayanmayan iddiaları savunmayı, bu temelsiz inanışları hayatın merkezi haline getirerek savunma gerekçesi oluşturan, siyasi tefrikalar sonucunda şekillenmiş ve halende siyasi argümanların kaynağı biçimini almış, düşünmeyen bir diğerini düşman sayan sanal bir silaha dönüşmüştür. Bu gerçeği insanlığa göstermek, bu hakikatin anlaşılması için karşı mücadele göstermek put kırmak olarak tanımlanmalıdır. Geleneksel din savunusu ise günümüzün putperest kişiliğini ortaya koyan önemli unsurlardan biridir.
Geçmiş dönemlerden günümüze yansıyan semboller ise günümüzde kendini şu biçimlerde göstermektedir: Kâbe, ağlama duvarı, kilise, havra, tespih, Kur’an, ,İncil, Tevrat, cami, cem evi, haç, inek vb. bunların tamamı dinlerin totemleştirdiği semboller olarak günümüzde İbrahimlerin baltasını bekleyen putlar olarak varlıklarını sürdürmektedir.
Otorite: Devlet, halklar üzerinde oluşturulmuş otorite sopasıdır. Bu durum insan zihninde meşrulaştırılmış ve varlığının zorunlu biçimde algılanması sağlanmıştır. Otorite olmaksızın toplumsal yaşamın imkânsızlığı biçiminde bir yalan toplumlara yutturulmuştur. Bu yalanın sonucunda otoritenin varlığının sonucu olarak; beli bükülen, özgürlüğünü kaybeden milyonlarca insan bu durumu doğal sanmakta ve gönüllü itaat etmektedir. Oysa her tür otoriter kurum ya da kişilik tanrılık iddiasında bulunmaktadır. Bir “şey” in başka bir”şey” üzerinde etki, yetki, kanun, kanaat hakkını kendinde görmesi asla kabul edilebilir bir durum değildir. Bu iddianın sahibi/sahipleri put, bunu meşru görmek ise putperestliktir. Sonucu ne olursa olsun her türden otoriteye isyan insanlığın olmazsa olmazıdır.
Otorite putunun günümüz sembolleri: devletler, ordular, anayasalar, kanunlar, içerisinde hiyerarşi barındıran her tür kurum, örgüt, yapı, parti, oluşum vb. dır. Bunlara isyan etmek ve insanlığı bu yanlış algılardan uzaklaştırmak için mücadele etmek ise (insani) peygamberi tavırdır.
Sermaye: Paranın hükümranlığı, insanlığın yok oluşundan başka hiçbir anlam ifade etmez. Sermayenin değer olarak kabul edildiği toplumlarda insan en değersiz varlığa dönüşmektedir. Kapitalizm günümüzün en büyük putlarından biridir. Nitekim insanın bireysel ve toplumsal varoluşunun en büyük belirleyicisi olmuştur.
Sermaye putunun sembolleri neredeyse hepimizin hayatını kuşatmış, hayatımızın olmazsa olmazı konumuna getirilmiştir. Para, bankalar, şirketler, kira, rant, faiz vb. bunlara bağımlılıkta sermaye putuna sarılmak anlamını taşıyor.
Ulus: Ulus kimliği neredeyse tüm toplumların siyasi çıkarlarına aracılık yapan, insanlığı bölen, yeryüzünde oluşan her tür zorbalık ve işgali, fetih mantığına dönüştüren barbarlıkları meşrulaştıran bir illettir. Ulusal birlik yalanı tüm zamanlarda dünya üzerinde oluşan her tür emperyal çabanın temelinin meşrulaşmasını sağlarken her tür savaşa ve düşmanlığa aracılık yapmaktadır.
Ulus putunun sembolleri günümüzde; Bayraklar, sınırlar, kan bağı, ulusal marşlar, pederşahi önderler, ulusları temsil eden her tür flama ve figürlerdir. Ulus kimliği üzerinden oluşturulan sınırların kabulü ve bu sanal ayrıştırıcı özellik üzerinden yapılan her tür tanımlamanın kabulü putperestlikle tanımlanabilir. 
Putlara ve her türden putperestliğe karşı mücadele göstermek, Tevhid dininin temel öğretisidir. Bu öğretinin temsilcileri tarih boyunca peygamberler olmuştur. Onların gösterdiği bu yolda mücadele etmek, varoluşun bütünlüğünü bölen her tür şirk unsuruna karşı mücadele göstermektir. 

16 Aralık 2011 Cuma

DEĞMESİN ELLERİMİZ-MODEL

DEĞMESİN ELLERİMİZ
Ah ne zormuş bitsin demek, 
Hala severken seni. 
Dudaklarını öpmemek, 
Bir yabancı gibi. 

Bilirsin ayrılık konusunda, 
İyi değiliz ikimiz de. 
Bir kıvılcım yeterdi her zaman, 
Koşup geri dönmemize. 

Değmesin ellerimiz, 
Buluşmasın bu gözler. 
Yine erir gideriz, 
Unutulur yeminler. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Aşk kokan dudakların karşısında direnmeyi de. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Aşk dolu mısraların karşısında direnmeyi de. 

İşte bir kez daha durup karşında, 
Belki de son defa soruyorum sana: 

Bitti mi hikâyemiz? 
Bu ne biçim son böyle? 
Değmez miydi sevgimiz, 
Savaşıp direnmeye? 

Değmesin ellerimiz, 
Buluşmasın bu gözler. 
Yine erir gideriz, 
Unutulur yeminler. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Kendimize sahip çıkıp dünyayla yüzleşmeyi de. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Korktuğumuz o gözlerin karşısında direnmeyi de. 

Bitmesin hikayemiz... 

MODEL

6 Ekim 2011 Perşembe

ŞİRK ODAĞI : ŞİRKET (YAVUZ SOYSAL)


ŞİRK ODAĞI : ŞİRKET
YAVUZ SOYSAL - www.adilmedya.com 'dan(16-10-2011)  alınmıştır.

Özellikle 1990’lardan itibaren yasaları yapanın devletler,devleti esas yönetenin “piyasa güçleri” yani çok uluslu şirketler olduğu ortada. Şirketler ve onların ürettiği argümanlar etrafımızı sarmış durumda. Reklam,gösteri,kişisel gelişim…bunlardan kaçış yok. Kapitalizm kendisine benzeterek narsist,hasta bireyler yaratıyor. Bu konuda bulabileceğimiz en çarpıcı kaynaklar,aynı adlı kitaba dayanan,corporation(şirket) filmi ile yirmi dakikalık Story of stuff (şeylerin hikayesi) animasyon filmi.
İlkinin temel savı, şu an devletlerden daha güçlü olan ve yaşadığımız hayatı her açıdan kuşatan ve biçimlendiren şirketlerin, insanları da kendi suretlerinde yaratmış olduğu. 19. yüzyılın sonundan itibaren hukuken bir “kişi” statüsünü alan ve son 150 yılda tüm insanları ve devletleri yönetir hale gelen şirketlerin kişilik yapısı,psikoloji literatüründeki “piskopat” ın karakter özelliğiyle örtüşüyor.

Bunlar:
1. Başkalarının hisleri konusunda vurdumduymazlık(hisse sahiplerinin karını arttırmak için her türlü bedel mubah): Şirket filminde belgelendiği üzere Monsanto’nun  ineklerin süt üretimini arttırmak için kullandığı kimyasallar süte geçiyor ve insan sağlığını ciddi biçimde tehdit ediyor.Ama bu durumu anlatan bir belgesel hazırlayan televizyonların reklam gelirleri kesilerek engelleniyor.Şirket aynı zamanda en büyük reklam veren olduğu için bilgi alma özgürlüğünü de engelliyor.
2. Kalıcı ilişkiler kuramamak: Michael Moore’nun 1989’da yönettiği ilk filmi Roger and Me,otobiyografik bir hikayeye dayanıyordu.Dünya’nın en zengin şirketlerinden General Motors milyarlarca dolar kar ettiği halde ABD’deki 11 araba fabrikasını kapatıp 30.000 işçiyi kovmaya karar verir.Bu fabrikaları saatte 70 sente çalışacak ucuz iş gücünün olduğu Meksika’ya taşıyacak,tasarruf ettiği parayla da başka şirketler alacaktır.Bir yığın insan işsiz kalır,aç kalır.Göç için yollara düşer,suç işlerler.Hapishaneler dolar.
3. Başkalarının güvenliğine dair pervasızlık: 23 Temmuz 2010’da NTV’de yayınlanan,2008 yapımı Food inc. Belgeselinde gıda endüstrisinin vahim durumu gözler önüne seriliyor.İki yaşındaki Kevin Kowaleyk’in yediği hamburgerdeki E-coli bakterisi nedeniyle ölmesi,”fast food” lokantalarında etlerin güvenilirliği tartışmasını başlatsa da,gıdalarımız 1970’lere göre çok daha az denetleniyor,hangi besinlerde genetiği değiştirilmiş ürün kullanıldığını bilmiyoruz ve her gün yediklerimizin içerdiği toksit kimyasal maddeler ile kanser oranlarındaki artışın paralelliğini araştırmak isteyen projeler türlü yollardan engelleniyor.Tüketici sağlığı dışındaki pervasızlık örnekleri:Tuzla tersanesindeki işçi ölümleri,kot taşlama işçilerinin slikozis hastalığı sebebiyle ölmesi,madenlerde ölenler…
4. Dolandırıcılık: Sürekli yalan söylemek ve daha fazla kar uğruna başkalarını aldatmak.Ülkemiz tarihi bu konuda epeyce zengindir.Halen tüm sektörlerde bolca örnek bulunmaktadır.
5. Suçluluk duymamak: Şirketler bırakınız suçluluk duymayı,kişisel gelişim,medya ve türlü ideolojik saldırılarla yoksullara bunun sorumlusunun kendisi olduğunu belletmiştir.Dizilerdeki zengin sevicilik,hortumcuların omuzlara alınması,dolandırıcının “akıllı” sıfatıyla övülmesi halkın düzeni ne kadar içselleştirdiğinin kanıtıdır.Hatta, “Kapitalizm müminin yitiğidir” diyen çılgınlar vardır.
6. Yasalara ve toplumsal normlara uymamak: Şirketler temel insan haklarıyla ilgili yasaları ihlal ettikleri zaman bile üste çıkıp masum rolü oynayabiliyor.Örneğin,Bolivya’da suyun özelleştirilmesiyle “suya sahip olan” Bechtel şirketi halkın evlerinin çatısına leğenler koyarak yağmur suyu toplamasını bile cezalandırmaya kalkmıştı.Suçlardan bahsederken hep bireylerin işlediği sokak suçlarından bahsediliyor; fakat çok büyük zararları olan şirket suçları konuşulmuyor.
Peki şirketlerin karlarını sınırsızca arttırmasının ve tüketicinin ucuz mallara ulaşmasının bedelini kimler,nasıl ödüyor? Şeylerin hikayesi animasyon filmi yapan Annie Leonard, süpermarketten 5 dolara aldığı radyonun nasıl bu kadar ucuz satılabildiğini merak ediyor. Güney  Afrika’da çıkarılan kotlan madenini,Meksika’daki çocuk işçiler radyo haline getiriyor. Bütün masraflar ürüne yansımadığı için ucuz. Amerika’nın Irak’ı işgali ile elde ettiği ucuz petrol ile köle emeği sayesinde elde edilen ucuz maliyet birleşiyor ve gerçek bedeller“dışsallaştırıldığı” için tüketiciye yansımıyor. Bedeli ise şu kesimler ödüyor: Metaları üretirken kendileri de en değersiz metaya dönüşen işçiler(üretim),taşımasını yapan emekçiler(dolaşım), çalışan kasiyerler(hizmet) ve bütün bu aşamalarda doğanın kirlenmesinden doğrudan ya da dolaylı etkilenen şimdiki ve gelecek kuşaklar.
İşte bu kısa filmden birkaç çarpıcı bilgi:
200 yılında dünyanın en büyük 100 ekonomisinin51’ini şirketler ve 49’unu devletler oluşturuyordu.
ABD dünya nüfusunun yüzde beşini barındırıyor ama tüm doğal kaynakların üçte birini tüketiyor ve dünyadaki atıkların üçte birini çıkarıyor.
Son otuz yılda dünyadaki doğal kaynakların üçte biri tükendi.Sadece Amazon’da dakikada 2000 ağaç yok ediliyor.
Dünyada günde 3300 kişi iş kazalarında ölüyor;günde 200.000 kişi iş bulma umuduyla kentlere göç ediyor.
Amerikalı tüketiciler günde 300’e yakın reklama maruz kalıyor.Çılgın bir tüketim yaşanıyor.Amerika’da satılan malların yüzde 99 ‘u altı ayda çöpü boyluyor.Tüm dünyadakiler bu hızla tüketseydi beş gezegene ihtiyacımız olacaktı.
Görüldüğü gibi akıl dışı bir sistemde yaşıyoruz.Onun için şirketler ve onun ürettiği sorunları(asgari ücret,taşeronlaştırma vb.) hedefine koymayan hiçbir kurum veya kimse sahici bir iş yapmış olmaz. Her şey dönüp dolaşıp uluslar arası bir şirketin kasasına para olarak dönüyor çünkü. Bu günlerde dış politika uzmanı haline gelen ve büyük devlet olma hayaliyle şaha kalkan Müslümanların bu şirketler meselesini iyi düşünmesi ve peygamberlerin yaptığı gibi içeriye dönük bir eleştiri getirmesi gerekiyor. Kuran kıssalarına bakınız orada hep kavmin müstekbirlerinden ve ona karşı mücadele den peygamberlerden bahseder. Bu açıdan baktığımızda Türkiyeli Müslümanların gözünü içerideki yangına çevirmesi gerekir.  Emperyalizme karşı olmanın yolu buradan geçiyo. Çünkü Abd,İsrail,Fransa vb. şirketlerin isteğiyle sağa-sola saldırıyor.
Sonuçta şirk şirketle tüm yaşama hakim olmuştur .Eğer İslami bir iş yapmak isteyen varsa; mesela taşeronlaştırma, asgari ücret, işsizlik konusunda ses çıkarması gerekiyor.Tevhit şirk kavgası buradadır. Vesselam!

18 Haziran 2011 Cumartesi

KİBİR HAKKINDA

                      
MÜKEMMELİYETÇİ SALAKLAR ÜZERİNE... 
Nihayet psikologlar geri zekâlı tipleri de övmeyi başardı!

Kıçını yerden kaldıramayan, kendine güvensiz, şüpheci, vesvese dolu bir ton beş para etmez adama
 “Mükemmeliyetçi” tanısı koyup gönderiyorlar.
- Hocam, tezimi yazacağım ama 4 yıldır en muhteşem cümleyi bulup başlayamadım…
 (Lan iyi ki TEZ demişler, yoksa 50 yıl sürerdi ha!)
- On yıldır üstünde çalıştığım bir şiirim var, bitmedi daha, acele etmiyorum, 
bitince kusursuz olmasını istiyorum, o yüzden yani…
(Vay be, ayet yazıyor sanki!)
- İnanır mısınız doktor bey, 18 aydır hamileyim fakat en mükemmelini doğurmak için çabalıyorum inanın…
( Tabi ya, size de bu yakışırdı zati…)
Her çocuğun başında velisi konuşup duruyor:
 “Yavrum, ne iş yaparsan yap ama yapınca 1 numara olmaya çalış. 
İnsanlar kafayı üşüttü. Kimse sıradan değil, herkes dışkısında inci arıyor!
Modern dünya ve modern insanlık mükemmel bir hayat tarzı işliyor iliklerimize…
Çok az insan, çocuğunun mükemmel bir kul olması için öğüt veriyor.
Düşünsenize birinciliğe oynayan milyarlarca insanın arasında kaynatıyoruz çorbamızı.
Her sabah kral olmak için yola çıkan asgari ücretli insanlarla birlikte yürüyoruz kaldırımda. 
Herkes yanındakine kuluymuş gibi davranıyor, kendini farklı sanıyor…
İnsanlık çıldırdı!
Kendini önemsiz, beş kuruş etmez biri olarak hisseden insanlara hasret kaldık… 
Kibir savaşları kan dökmeye devam ediyor…
İşte, yüz yılın hastalığı: “Mükemmeliyetçi Kişilik.”
Yerinden kalkmayan, Ya Allah Bismillah diyerek adım atamayan, yılgın, bitkin, ahmak insanların madalyası:
 Mükemmeliyetçi kişilik…
Mükemmel kimdir söyleyeyim mi?
Mükemmel: Düşünce kalkan, dayak yiyip yaralarını saran, her nefesinin hakkını veren, 
ölmesini ve yenilmesini bilen adamdır…
Birçoğumuz öyle değil miyiz? Köpeklerin dişleri arasından kurtulmuş gibi paramparça yürüyoruz kaldırımlarda, 
yeniden elektrik direklerine tırmanıyoruz afiş asmak ve sancağımızı ayağa kaldırmak için…
Öyleyse üzülmek yok, hemen şimdi, ya Allah, Bismillah…

YAZAR BÜLENT AKYÜREK   
CUMA, 17 HAZIRAN 2011 20:40
www.bulentakyurek.org ‘dan alınmıştır.

10 Ocak 2011 Pazartesi

ÜMMET NEDİR, ÜMMET TARİFİ.

ÜMMET NEDİR?

Ümmet, yeryüzünün hiçbir yerinde yerleşik halde değildir. Ümmet, hiçbir kan ve toprak bağına dayanmayan bir toplumdur. Ümmet hiçbir iş, hayat tarzı ve gelir düzeyine göre oluşmamış olan bir toplumdur. Ümmet, bireylerinin büyük ve aşkın bir önderliğin rehberliğinde bireyin ve toplumun kemalini ve ilerleme sorumluluğunu kanında, hayatında ve inancında hisseden bir toplumdan ibarettir. Hayatta rahat "olmak"la değil, "sonsuza" gitmek'le, mutlak kemale, mutlak bilgiye ve mutlak bilince gitmekle, aşkın değerleri sürekli bir şekilde yaratıp keşfetmekle, hiçbir durakta, hiçbir şekil ve kalıp içerisinde kalmamakla, olmakla, daima insanî tekamül içerisinde olmakla, hicretle, daima "olduğumuz yerden olduğumuz şeye" hicretle, insan fıtratının derinliklerinde gizli yetenekleri daima filizlendirmekle, tüm beşerî boyutlardaki filizlenmeyi algılamakla mükelleftir. 
Dr Ali Şeriati. "Ali" kitabından.

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...