30 Mart 2008 Pazar

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 6. GÜN


ALTINCI GÜN
22–10–2007 Pazartesi
Saat 08:00 Yemekhane

PM Bayram Bey yemekhaneye geldi, yazının İngilizce yazılıp yazılmadığını sordu. Akabinde Oğuz Çetin’i toplantı tutanağını İngilizce yazmamakla suçladı.
Oğuz Çetin, “ben bu yazıyı size cumartesi sabahı verdim ve özellikle bu günü seçtiğimizi belirterek “hazırlık yapabilirsiniz diye” de belirttim. Neden çevirmediniz bu vakide kadar?!! Neden dersinize çalışmadınız?!! Neden bunu beceremediniz?!!”
Diğer personel Oğuz Çetin’i sakinleştirdi.

Saat 10:00 civarı
Yemekhanenin önünde Murat Oğuz, Tunay Bozbeyoğlu, Erman Bayram, Oğuz Çetin ve etraflarında diğer personel.
Dörtlü tartışıyor.
Tunay’ın elinde tercümeyi yazdığı bir sayfa var.
Oğuz Çetin “bizim toplantıya girmememiz lazım, eğer o masaya oturursak sendika ve yerel ortakla biz karşı karşıya kalırız, hâlbuki onlarla konuşması gerekenler proje müdürü ve proje koordinatörüdür, verelim kâğıdı onlar girsin toplantıya” diyerek itirazlarını ve sebeplerini anlatıyor.
Murat Oğuz ve Erman Bayram “sorunlarımız doğrudan anlatırız, ne sakıncası olur ki?” dediler.
“Konuşmakta yarar var, uzlaşmak lazım” diye ekledi Tunay.
“Arkadaşlar, toplantıda söylediklerimizi ne çabuk unuttunuz, bizim müşterek aldığımız karar bu değildi, biz sorunları yazıp verdik, çözümü onlar bize getirecek, ama gidersek biz de çözüm önereceğiz ve konu sulandırılacak, tartışma olacak, sorun olarak söylediklerimiz o masada sorun olmaktan çıkarılacak” diye direndi Oğuz Çetin.
Etraflarındakiler sesiz kaldılar ya da toplantıya gidilmesi konusunda olumlu konuştular.

Saat 22:43 PM’in ofisindeki toplantı masası.
Odada bulunanlar, PM Bayram Bey, PC Mustafa Bey, DMD Caferbaba, kontrolluk teşkilatından toprak işleri ve yol üst yapısı kısım sorumlusu Bellu, kontrolluk teşkilatından sanat yapıları kısım sorumlusu Nayecuu, kontrolluk teşkilatından Berida, Çalışma Bakanlığı Kaduna teşkilatından bir yetkili, Aminu Gambo (firmanın yönetim kurulu üyesi), Abullahi (Personel Müd.), Doroty (idari ve mali işlerden) ve Türk Personeli temsilen Cemhan Küçük (Teknik Ofis Müh.), Murat Oğuz, Tunay Bozbeyoğlu, Oğuz Çetin.

Toplantı başlamadan PC Mustafa Bey, “vali yardımcısı bizi çağırmış, proje hakkında bilgi istiyormuş, biz yani Caferbaba, Bellu, Nayecuu ve ben gitmek mecburiyetindeyiz, siz toplantıya başlayın, biz yetişiriz” diyerek diğer üçü ile birlikte şantiyeden ayrıldılar.

Türk Personelin temsilcisi olan dört kişi uzun masanın baş tarafına oturdular, karşılarında bakanlık temsilcisi var.

Tunay Bozbeyoğlu’nun konuşmasıyla toplantı başladı. Özellikle durumu tam olarak bilmeyen bakanlık yetkilisine hitaben konuştu. Özetle; işçilerin grev hakkı olduğunu ve buna kimsenin karşı çıkmayacağını belirtti. Ancak sendika, jeneratörü, mutfak ve yemekhaneyi, şantiye kapılarını kilitlememeliydi. Bu hareket Türk Personelin hayati güvenliğine yönelik bir tehdit ve hatta saldırıydı.

Saat 11:30 Toplantı devam ediyor.
Bakanlık yetkilisi uzun ve ağdalı bir konuşma yapıyor. İşçi ve insan hakları, iş barışı, başarılan işlerdeki personelin inkâr edilemez katkısı filan.

Ama sonuç olarak söylediği “bu toplantı devam etsin, Union (işçi birliği-sendika) yetkilileri de gelsinler, siz onlarla görüşüp anlaşmalısınız, ama yabancı personel (Türk Personel) de işe çıksın ve grevi bitirsin”

Tunay Bozbeyoğlu yaptıklarının grev olmadığını “pasif direniş” olarak nitelendirilebileceğini söyledi. Ayrıca toplantıda sendikanın bulunması kesinlikle kabul edilemezdi ve işe çıkmak için bir sebep yoktu.

Saat 11:45
Toplantı dağıldı.

Saat 13:40
Toplantıya öğlenden sonra devam ediliyor.
Sabah, vali ile görüşmek için toplantıya katılmamış olanlarda toplantıya dâhil oldular.
Engineer Nayecuu, sanki toplantıyı idare yetkisi kendisine verilmiş gibi davranarak Türk Personel temsilcilerinden güvenlik sorunu ile ilgili olarak açıklama yapmalarını istedi. Tunay Bozbeyoğlu onyedi kasım günü olanları özetledi.
Project Coordinator Mustafa Taylan, bakanlık yetkilisine “bu şantiyedeki yirmi sekiz kişinin arazideki can güvenliğinin garantisini verebiliyor musunuz, ben sorumluluğu almıyorum bu konuda” şeklinde bir çıkış yaptı ve bütün toplantı boyunca söylediği tek cümle de bu oldu. Proje Müdürü Bayram Ali Cihanoğlu ise toplantı boyunca hiç konuşmadı.

Nayacuu Türk Personel temsilcilerine “güvenlik için ne istiyorsunuz?” diye sordu.
Dört temsilci kendi aralarında kısaca görüştüler.
Murat Oğuz,
“madem istiyorlar, güvenlik personeli sayısı ve güvenlikle ilgili detayları verelim” dedi.
Oğuz Çetin,
hayır biz güvenlik uzmanı değiliz, detayları ve güvenlik için gerekli olanları bilemeyiz, biz sadece yirmidört saat, yedi gün burada yani kampta ve arazide güvenli bir yaşama ve çalışma ortamı istemeliyiz. Gereğini uzmanlar yerine getirmeli”dedi.
Tunay Bozbeyoğlu,
“ayrıca bu son grevde bize karşı suç işleyenleri ve geçen Nisan ayında güvenlik şirketi yetkilisi Dingba’yı linç edenleri de cezalandırmalılar”
Cemhan Küçük,
“ben de detay verilmemesi taraftarıyım” diyerek görüş belirtti.

Saat 14:30
Tunay, mutabık kaldıkları görüşleri toplantıya İngilizce olarak aktardı.

Nayecuu saat 15:00’e kadar kesintisiz konuştu.

Türk Personel temsilcileri, toplantının amacından sapmaya başladığını düşünmeye başladılar.
Kendi aralarında bir karar alabilmek için izin isteyerek dışarı çıktılar. Beş dakika kadar görüştüler ve toplantıya geri döndüler.
Oğuz Çetin önce Türkçe olarak “kamp güvenliği kesin olarak temin edilene kadar işe çıkılmayacaktır” dedi. Ardından Tunay Bozbeyoğlu bu cümleyi İngilizce tekrarladı ve temsilciler tekrar toplantı salonunu terk ederek yemekhaneye döndüler.

Saat 15:00 civarı Yemekhane
Türk Personelin temsilcileri yemekhanedeler.
Oğuz Çetin ve Tunay Bozbeyoğlu her zamanki masada oturuyorlar. Diğer herkes çeşitli masalara dağılmış vaziyette. Oğuz Çetin herkesin gelmesini bekledi ve hepsi geldiğinde konuşmaya başladı.
“Ben toplantı hakkında bilgi aktarmadan önce bazı şeyler söylemek istiyorum.”
Devam etti,
“Cuma akşamı burada toplandık ve bazı kararlar aldık. Bu kararların tebliği ve gerekirse savunulması için de oy birliği ile bana sözcülük görevini verdiniz. Ben de aldığımız ve imzaladığımız kararları savunmak için her çabayı gösterdim. Ama ne çabuk unuttunuz bunları ve bizi o toplantıya gönderdiniz? Neden kararlarımızın arkasında, imzalarımıza sadık kalarak durmadınız?”
.................................................
“Toplantıda konuşulanları size aktarayım. Uzun sürmesine rağmen konuşulanlar fazla değildi. Özetle; Bizlerin sendika ile uzlaşmamızı istediler. Toplantı devam ederken sizlerinde işe devam etmesini istediler. Biz bu iki teklifi de reddettik. Güvenlik için istediklerimizi sordular, detay veremeyeceğimizi, genel güvenliğin sağlanması gerektiğini söyledik. Son olarak da kamp içinde mutlak güvenlik sağlanana kadar işe çıkmayacağımızı söyleyerek toplantıyı terk ettik. Kalanlar şu anda devam ediyor. Toplantıya biz dört kişiden başka üç tane kontrolluk mühendisi, bakanlık yetkilisi, Caferbaba, Aminu, Abdullahi, Doroty, Mustafa bey, Bayram Bey katıldılar ve devam ediyorlar”
...................................................
“Ben size birkaç şey daha söylemek istiyorum. Uzlaşma üzerine. Bazı arkadaşlar sabah uzlaşmaktan bahsettiler. Sizlerin uzlaşmadan ne anladığınızı bilmiyorum. Ama ben ne anladığımı anlatmak istiyorum kısaca. Uzlaşma, aynı konuda farklı görüşe sahip iki tarafının anlaşamadıkları konu üzerindeki iddia ve haklarının bir kısmından vazgeçerek ihtilaflarını sona erdirmeleridir şeklinde anlatılabilir.”
“Bu işi yani uzlaşmayı politikacılar ve diplomatlar çok iyi yapıyorlar. Tartışmaya gitmeden önce haklarından fazlasını istiyorlar, ama masadan kalktıklarında zaten istediklerini alıyorlar ve her iki tarafta bazı hak ve isteklerinden vazgeçtiklerini söyleyerek uzlaştık diyorlar”
“Hâlbuki bizim vazgeçebileceğimiz hiçbir talebimiz yoktu. Ne istediysek onu yazdık, fazlasını değil. Yani uzlaşma adına vazgeçebileceğimiz hiçbir şey yok. Eğer herhangi bir talebimizden vazgeçmiş olsaydım sizlere ihanet etmiş olacaktım. Aslında sıradan, onurlu bir insan için uzlaşma ihanet demektir. Politikacılar gibi düşünmeyiz çoğumuz. İnce hesaplar, içten pazarlıklarda bulunmayız, ne istersek onu söyleriz doğrudan. Kendisine ihanet demektir. Uzlaşma yerine geri çekilmek daha onurludur.... Kazanmak için toparlanıp tekrar saldırabilirsin, ama uzlaştığın zaman artık mücadele bitmiştir. Sadece bunları söylemek istedim”
Daha sonra toplantıda olanları ve konuşulanları özetledi.
Oğuz Çetin konuşması bitince yerinden kalktı ve lojmanına gitti.

Saat 21:00 Yemekhane
Bayram ve Mustafa Beyler toplantıdan çıkarak yemekhaneye geldiler.
Oğuz Çetin telefonla yemekhaneye çağrıldı.
Toplantının sonucunu ve kararlarını Bayram Bey anlatmaya başladı.
Kamp ile şantiye arasındaki kapı örülerek kapatılacak.
Kamp tarafında bulunan sendika ve sağlık odası şantiye tarafına taşınacak.
Kamp tarafında gece ve gündüz silahlı üç polis tarafından güvenlik sağlanacak.
....................................................
Özür dilenmesi konusu hiç gündeme gelmedi.

Saat 22:10 Yemekhane
Türk personel yeni bir değerlendirme yapmak üzere toplandı.
Toplantı tutanağındaki ilk iki maddenin yerine getirilip getirilmediği konuşulacak.
Güvenlik konusu halledildi mi?
Özür dilenecek mi?
Şantiyenin ve kampın kapılarına resmi görevli olarak polislerin geldiği tespit edildi. Bu konu şeklen de olsa çözülmüş sayılabilir. Sendika yetkililerinin işçiler önünde ve yerel ortağın en büyük yetkilisi önünde Türk personelden özür dileme konusu tartışmaya açıldı.
Konuşmalar sonucunda üç farklı bakış açısı ortaya kondu.
1 – Özür konusunda taviz verilmesin. Sendika yöneticileri bütün işçilerin önünde Türk personelden özür dilesinler.
Bu görüşü özellikle atölye personeli destekledi.
2 – Sendika yöneticileri yemekhaneye gelsinler ve burada özür dilesinler.
Bu görüşü savunanlar, işçilerin toplu halde bulunmasının kışkırtılmaya müsait olacağını ve bir arbede çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca PM ve PC de bu konuda telkinlerde bulunmuşlardı.
3 – “Olay bu aşamaya kadar geldi. Kendimize zorla özür diletmemeliyiz. Bu özrü PM ve PC sendikacılara söyleyip diletmelilerdi, hâlbuki şimdi biz “gelin bizden özür dileyin” der duruma düştük. Böyle zoraki özrün zaten hiçbir anlamı olmaz.”
Diye düşünenler. Özellikle prekast ve üstyapı (asfalt gurubu) bu şekilde düşünüyor.
Tunay Bozbeyoğlu kararsız kalarak görüş bildirmedi.
Oğuz Çetin “durumun, bu üç görüş hakkında oylama yapmamız gerektirdiğini zannediyorum” diyerek seçenekleri sırayla hatırlattı ve toplantıdakilerin oy vermelerini istedi.
Birinci seçeneğe sekiz kişi oy verdi.
İkinci seçeneğe üç kişi oy verdi.
Üçüncü seçeneğe sekiz kişi oy verdi, oyunu kullanmamış olan Oğuz Çetin’de üçüncü seçeneğe,
“kendi adıma bir oy hakkım var, bu durumda zaten üçüncü görüş en fazla oyu almış oluyor, ayrıca burada bulunmayanlar adına da oy kullanma hakkına sahip olduğum düşünülürse üçüncü seçenek yani özür dilenmesini istemiyoruz, yarın sabahtan itibaren de işe çıkıyoruz şeklinde oy çokluğu ile karar almış bulunuyoruz.”
Diyerek oy verdi.
Daha sonra bir kapanış konuşması yaptı.
“Ben her şeyden önce bana güvenerek temsilcilik hakkı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu hareketimizin bazı sonuçları olduğunu söylemek isterim. İlk olarak bizler toplu bir hareket yapabileceğimizi hem kendimize hem yerellere ve hem de firmaya ispat etmiş olduk. Bundan sonra hakkımızda alınacak kararlar ve burada yapılacak hareketlerde bu faktör de dikkate alınmak mecburiyetindedir. İkinci olarak, bu beraberliğimizi sürdürmedeki zorluk görüldü ki, bu da bir ders olarak alınmalı. Üçüncü olarak, müdürlerimizin, haklarımızı dile getirmede ve savunmadaki isteksizlik ve yetersizliklerini gördük ki, bu da kaydedilmesi gereken üçüncü önemli derstir. Benim görevim şu andan itibaren bitmiştir. Hayırlı olsun”

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 7.GÜN


YEDİNCİ GÜN
23–10–2007
Saat 12:30 Yemekhane

Murat Oğuz yemekhaneye girdi.
Oğuz Çetin ve Erman Bayram aynı masada yemek yiyorlar. Diğer masaların bazılarında da birkaç formen yemekteler. Murat Oğuz yüksek sesle “Mustafa Bey, herkesin yemekhanede toplanmasını istedi, sendika yönetim kurulu özür dilemeye gelecekmiş” dedi.
Orada bulunan herkes buna karşı çıktı. Yemeklerini acele bitirip ayrıldılar.

Saat 13:30
Oğuz Çetin, Cumhur Keşan, Hasan Şaybakhan üçü birlikte km kırksekize, Oğuz Çetin’in arabası ile birlikte gidiyorlar.
Oğuz Çetin’i telefonla PM Bayram Bey aradı.
“Oğuz bey, saat 15:30’da sendika yönetim kurulu benim odada özür dileyecekler. Mustafa Bey gelmenizi istiyor.”
Oğuz Çetin “hayır biz bu konuda ne yapacağımızı size söyledik, gelmeyeceğiz” şeklinde cevapladı.

BİR HAK ARAMA ÖYKÜSÜ 8. GÜN ve BİTİŞ

SEKİZİNCİ GÜN
24–10–2007
Bu gün, İstanbul’dan patronlar geldi. Hasan Ekşioğlu(yön. Kur. Bşk.), Recep Ekşioğlu(gnl. Müd.), Muzaffer Çolak (mali işlerden sorumlu gnl. Md. Yrd.).
Saat 10:00’da başlayıp saat 18:00’de biten yerel ortakla yapılan toplantının ardından akşam yemeği için yemekhaneye gelindi.
Yemekten sonra Hasan Bey, Erman Bayram’a “arkadaşları çağırın da biraz konuşalım” talimatını verdi.
İstanbul’dan gelenler “hareketinizin tamamen arkasındayız, sizi her şekilde destekliyoruz” dediler.
Devamla “ancak üç ile sekizinci maddeleri neden yazdınız bunu anlamadık” dediler.
Tunay Bozbeyoğlu söz isteyerek açıklamada bulundu.
Patronlar konuşmaya devam ettiler.
Maaş ödemelerinde gecikmeler olabilir, çünkü yurt dışında çalışan Türk firmaları hep geç ödeme yapıyorlar.
(Bu noktada herkes Muzaffer beye baktı, çünkü göreve başladıktan sonra maaş ödemelerini geciktirmiş ve sebep olarak da “bir STFA’da dokuz ay maaş almadan çalışıyorduk” demişti)
Fazla mesai ücreti işçiler içindir, yönetici personelin maaşı zaten işçilere göre yüksektir.
Doların değer kaybetmesi Kuzey Irak’a yapılacak askeri harekâttan sonra duracak ve dolar yükselecektir.
Son olarak Muzaffer Beyin RG&EKSI Nig. Ltd. şirketine (yani şantiyeye) Genel Müd. olarak atandığı tebliğ edildi. Muzaffer Bey söz aldı ve ilk icraatını açıkladı. “Türk personelin maaşı bundan sonra Türkiye’de bankaya yatırılacak”.
Dinleyicilerden bazıları bunu sebebini sordular ve “biz daha önce olduğu gibi maaşımızı burada almak istiyoruz ” şeklinde itiraz ettiler.
Hasan Bey “yereller sizin çok para aldığınızı düşünüp bu şekilde grev ve eylemler yapıyorlar” şeklinde açıkladı. Oğuz Çetin “parayı Türkiye’de yatırınca daha az aldığımızı neden düşünsünler, ne kadar maaş aldığımızı muhasebede çalışan herkes biliyor zaten” dedi.

KISSADAN HİSSELERİNE DÜŞEN ÜÇ ELMADAN BİRİSİNİN ÜZERİNDE “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” YAZISI VAR.

B İ T T İ

Aslında daha bitmedi... Yani son bu şekilde olmadı. Evdeki bulguru nasıl kaybettiler biliyor musunuz?
*Bu eyleme katılanlardan öncelikle Tunay Bozbeyoğlu işten çıkarılmaya zorlanarak istifası kabul edildi. Akabinde Hasan Şaybakhan işten çıkarıldı. Kurban bayramı tatili için Türkiye’ye izinli olarak büyük bir gurup gönderildi. Ama gurup yola çıkmadan iki saat kadar önce Proje Müd. Bayram, Şantiye Şefi Oğuz Çetin’i odasına çağırarak,
“artık seninle devam etmeyi düşünmüyoruz Oğuz Bey” dedi.
“Bunu şimdi mi söylüyorsunuz Bayram Bey, en azından bir gün önce söyleseydiniz de eşyalarımı toplasaydım”
Diyerek Oğuz Çetin odadan çıktı.
*Proje koordinatörü olarak fonksiyonsuz bir göreve atanmış olan (eski Prj. Müd.) Mustafa Taylan, havaalanında uçak biletinin tek yönlü olduğunu öğrendi ve Türkiye’ye gittiğinde işten çıkarıldı.
*Son olarak 2008 mart ayında İnş. Müh. Gürkan Yalçındağ, Topograf Talat Halefoğlu, İdari Müdür Erman Bayram,Formen Salih Seven kendi istekleri ile ayrıldılar. P.m. Bayram Beyin büyük umutlarla ve iddialarla eski iş yerinden getirttiği (ve yakınlıklarını ifade etmek için) Formen “Cankuş” Ali Rıza, idarenin isteği ile işten atıldı. Arazide kontrolluk elemanları ile sürekli tartışıyormuş. Şantiyede inşaat mühendisi olarak teknikofiste bir kisi (Cemhan Küçük) ve arazide bir kişi (Cumhur Keşan) kaldı.
*Ortalama 60 km.lik bölünmüş yol yapacak olan ve yaklaşık 200 milyon dolarlık keşif bedeli bulunan bir yol şantiyesi için, firmanın genel müdürü bir muhasebeci, genel müdür yardımcısı bir avukat, proje müdürünün mesleğinin ne olduğu belli değil (kendi iddiasına göre harita mühendisi, ancak bu konuda herhangi bir aktivitesi ve şantiyeye katkısı görülemedi) ve arazide ise sadece bir inş. Mühendisi mevcut. Buna mukabil şantiyede bol miktarda idari personel mevcut.
*İşten çıkarılanlara, patronlar bizzat söz verdikleri primleri (nisan-2008 ayı itibariyle) henüz ödemediler.
*İşten çıkarılan hiçbir kimseye kıdem ve ihbar tazminatları ödenmedi.
*Hiçbir mühendise fazla mesai ve tatil günü çalışma ücreti ödenmedi.
*Ofislerle, kampı ayıran ara kapının örülmesinden vaz geçildi ve bir asma kilit takıldı. Herkese de o kilitin bir anahtarı verildi. Ancak bir kaç gün sonra kapının kilitlenmediği görüldü. Kapıyı kilitlemeyenlere neden kilitlemediği sorulduğunda "onunla kim uğraşacak şimdi" cevabı alındı. On gün sonunda da kapı yine eskisi gibi açık kalmaya ve her türlü personelin istediği zaman geçip gitmesine devam edildi. Hatta yaklaşık bir ay sonra, ücretleri ödenmediği için işe çıkmama eylemi yapan işçiler tekrar mutfak,yemekhane ve kampın kapılarının kilitlenmesini, kendi aralarında tartıştılar. Ancak sendika yöneticileri bu defa bunun yapılmasına izin vermediler. Ama işçilerin söylediği ilginçti.
"MADEM BİZ ÜCRET ALAMIYORUZ VE AÇ KALIYORUZ, ÖYLE İSE BEYAZLARDA AÇ KALMALILAR".

15 Şubat 2008 Cuma

ÖKÜZE AĞIT

ÖKÜZE AĞIT

24–06–2003 10.00 arazi
Dün başlayan yağmur neredeyse aralıksız bu güne kadar devam etti. Ve ediyor da şu anda. Daha önce Pakistan’da çalışmış olan İlhan (burada köprü şefi şimdi, beraber aynı evde kalıyoruz) bu yağmurların muson yağmurlarına benzediğini söylüyor. Yağmurlar arazideki çalışmaları neredeyse tamamen, bazen de (şimdi olduğu gibi) kesinlikle tamamen durduruyor. Dün de öyle bir gündü. Dolgu yapamadığım için kazıdan çıkan ve dolguya uygun olmayan kötü malzemeyi ariyet ocağında oluşmuş boşluklara taşımaya karar verdim, ama ocağın yolu (arazide aceleyle açılmış alelade bir yol yapmıştık zaten) bütün kamyonları çamur deryasında neredeyse yuttu. Onları çıkarmak için çeşitli makineler kullanıyorum, bu arada benim pikap 4 çekişli-arazi vitesli olmasına rağmen oldukça zorlanıyor.
Biz öyle dizlerimize kadar çamur, tepeden tırnağa da yağmur ve terden sırılsıklam, sarı yağmurluklarımız içinde ıslak civcivler gibi sağa-sola seğirtip telaş ve kaygıyla çalışırken, tarlaların içinden büyük bir sığır sürüsü çıkarak yaklaşmaya başladı. Civardaki köylerin belki iki tanesinin sığırları bir aradaydı. 150 kadar olduklarını tahmin ediyorum. Sakin, emin adımlarla bir sağa, bir sola hafif hafif sallanarak yaklaştılar ve (sadece bir kısmı)bize şöyle göz ucuyla bakma tenezzülünde bulunarak yine aynı sessizlik ve dinginlikle (yağmurun ve bizim her turlu patırtımıza rağmen) tarlaların, ağaç ve çalıların arasından uzaklaşarak yok oldular.
Sürünün önünde bir kaç şımarık genç inek yürüyordu. Onların arkasında gücün, otoritenin, erkekliğin sembolleştiği dört tane boğa geliyordu. Bütün erkek Afrika sığırları gibi, onlarında omuz üzerindeki hörgüçleri, dişilerinkilerin neredeyse iki katı kadardı. Her biri en az 75 santim uzunluğunda olan boynuzları, zarif biçimde kıvrılarak 150 santimlik hilâller oluşturuyorlardı. Bu boğaların gözleri, dişilerinkiyle mukayese edildiğinde sanki sürmeli gibi, etrafı siyah ve bitimi de Çinliler gibi incelerek sonlanıyor. Gerdanları güçlü on bacaklarının arasından atlas perdeler gibi sallanırken, hörgüçlerinin altındaki adaleleri, her adım attıklarında sırtlarında dalgalanıp yer değiştiriyor, ve bu güçlü kaslar, bellerine doğru da incelerek atletik bir görünüm alıyorlar. Ama, en belirgin ve etkileyici tarafları arka bacaklarının arasında baldırlarına çarparak sallanan ve her biri iki yumruk büyüklüğünde olan testisleri. Tabiattaki birçok canlının erkeğinin, dişisinden daha güçlü, gösterişli, büyük olduğu gerçeği (bu gerçek yalnızca insan türünde tam tersine zorlanıyor) bu sığırlarda da çok bariz olarak gözleniyor. Boğalar kendilerinin ne olduklarının farkındaymışçasına o kadar vakar ve gururla yürüyorlar ki (sanki generalleri görüyorum) saygı duymaya zorluyorlar beni.
Sürüde sayısal üstünlüğü inekler elde tutuyor. Üretimin, faydanın ta kendisi onlar. ama sayıları böyle çok olunca değerleri belki de hak ettiklerinden daha az oluyor (yani kendi sosyal hayatlarında). Onlarında pek umurunda degil görünüyor bu. “Sütümüzü verir, doğururuz. Gerisinde hayatımızı yaşarız” boşvermişligi içinde, beş gözlü midelerine birkaç yeşil yaprak veya ot atmanın sıradan çabasıyla, önlerinde sağ veya sol yanlarındaki otları, çalıları koklayıp yokluyorlar.
Haşarı danalar küçük adımlarıyla annelerinin kâh sağında, kâh solunda koşturuyorlar. Birkaç tosun (yaşına girmemiş, hadım edilmemiş erkek) kendi ayarları üç beş düvenin (yaşına girmemiş, doğurmamış dişi) peşinde kuyruklarının altını koklama, tanıma çabasındalar. Yakın gelecekte sürünün erkekleri arasına girecekler ve bir tanesi ise bütün dişileri dölleme hakkına diğerlerinden daha fazla sahip olacak. Düveler aldırmaz, umursamaz bir burnu büyüklük göstermeye çalışıyorlar ama meraktan öldüklerine eminim.
Bu sürünün en garip, belki de en acınacak bir başka karakteri daha var; öküzler. Onlar bir defa boğalardan kesinlikle daha iriler. Hörgüçleri biraz daha ufak ama, fiziksel olarak daha güçlü ve iri görünüyorlar, ama boğalardan ayrı duruyorlar. Hatta sanki sürünün arkasında durmaya gayret ediyorlarmış gibi geldiler bana. Erkek olarak doğdukları kesin ama şimdi iki cinsin arasında bir yerdeler. Boğalardaki (o her şeyin sahibi olmalarına sebep olan) devasa testisler, öküzlerde yerini, kurumuş bir portakal büyüklüğündeki fazlalığa bırakmış. Doğduklarından sonra (bence vahşi sayılabilecek metotlarla) testisleri körletiliyor. Bu durumda vücutları normalden daha fazla büyüyor ve güçleniyor ama aynı oranda da yumuşak başlı, munis bir karaktere dönüşüyorlar. Hayatlarının anlamını kaybetmiş (kendi çaplarında devler) olarak, kasapta çengele asılacakları güne kadar, böyle sıkıntı ve huzursuzlukla çalılıklarda, tarlalarda dolaşacaklar.
Sürü geçti gitti, biz hay huy ile bağırış-naralarla çamurla, yağmurla mücadeleye devam ettik.
Kurtulduk.
Akşam oldu uyuduk.
(Bu neydi simdi yahu, öküze ağıt oldu sanki.)

23 Ocak 2008 Çarşamba

KABADAYI


ŞENER ŞEN VE "KABADAYI"


Şener ŞEN ismini her gördüğümde aklıma "HABABAM SINIFI"ndaki beden eğitimi hocası “badi Ekrem” gelir. Daha sonra “Arabesk” teki, “Allahım kör et beni” şarkısı. O filmlerden ve dönemlerinden bende kalan intiba Şener Şen'in “komik” sanatçı olduğudur. Daha sonra "ZÜĞÜRT AĞA" geldi. Bu filmdeki traji-komik rol de iyice üstüne oturunca Şener Şen, Türk sinemasının komik sanatçılarından birisi olarak tescillenmişti adeta.
MUHSİN BEY'i değerlendirme dışı bırakıyorum, yani bu süreçte o filmi bir kaza olarak görüyordum.

Ve EŞKIYA geldi.
Yani daha iyi anlaşılması için şöyle anlatayım.
Sinemada oturduk koltuklara, film başladı. Hekesin aklından geçen aşağı yukarı aynı. "ŞENER ŞEN var işte baş rolde... komik adam var, ya işte o, güleceğiz biraz".
Filmi anlatmayacağım size, birinci bölüm bitti, ben dahil herkesin dudaklarının ucunda bir tebessüm kıvrıntısı var. Henüz kahkaha krizlerine girmemişiz ama hazırlıklı olarak ikinci yarıya başlıyoruz. Şener Şen o bildiğimiz tedirgin, tetenek tavırlı güneydoğu insanı rolünde devam ediyor. İstanbul'un ve hapiste geçirdiği zamanlardan dolayı takip edemediği değişen dünyanın verdiği şaşkınlık, komik tavır ve mimiklerine tam da oturuyor. Hatta bıçkın bir delikanlıdan yediği kafa darbesi ile yıkılması ve kanayan burnunu tutarken ki hali, “KOMİK EŞKİYA”yı iyice teyitlemişti. Ha bir de Şen ile özdeşleşmiş ve komikliğinin alamet-i farikası diyebileceğimiz yürüyüş şekli (ki bunu ZÜĞÜRT AĞA'da, filmin sonlarında çiğ köfte satarken detay olarak tokyo terlikleriyle bir defa daha görmüştük) bu filmde de görülüyordu.
Ama sonra birden her şey değişti. Birden koltuklarımızda bir an ürpererek toparlandık.
Arkadaşını vuran mafya bozuntusu tiplerin mekanına sakince girdi. Elindeki tabanca, sanki bir uzvuymuşçasına, rahat ve tabii bir şekilde, doğrultulduğu her bedene bir kurşun yollayarak dünyasının değiştiriyordu. Ama “Eşkıya” aynı soğukkanlılıkla odalarda dolaşıyor, merdivenlerden inip çıkıyor, ve sıradan bir işmiş gibi sadece namluyu sakince doğrultması, karşısındakinin cansız yere düşmesine yetiyordu.
İşte o zaman anladım ben Şener Şen'in “komik” değil ama “KOMEDYEN” olduğunu.
Mesela Kemal Sunal (bence) hiçbir zaman “komik” sanatçı olmaktan kurtulamamıştı. Hatta VARYEMEZ filmindeki harika tiplemesi bile onu İNEK ŞABAN'lıktan uzaklaştıramadı.
İşte Eşkıya, Şener ŞEN (yani benim kafamdaki Şener Şen) için bir devrim yapmıştı. Şener Şen komik değil, komedyen olan bir sanatçıydı ve gerekirse bir eşkıyayı da çok rahatlıkla oynayabilirdi.
Ve şimdi
KABADAYI.
Kabadayı'daki ALİ OSMAN'da artık kesinlikle BADİ EKREM'den herhangi bir kırıntı yok. Züğürt Ağa sanki başka bir Şener Şen tarafından oynanmış.
Birçok sinema sanatçısı, hatta yabancılar içinde geçerlidir bu söylediğim, kendileri ile özdeşleşmeye başlayan bir karakter bulurlar ve her filmlerinde hemen hemen aynı tipi oynarlar. Belki onlar çok popüler gibi görünürler, hatta bazıları Oskar filan alırlar. Ama geçmişe dönüp baktığınızda onlardan pek iz kalmadığını görürsünüz.
KABADAYI iyi film bence. Türk sineması için nirengi noktalarından birisi olacaktır. Ama bundaki en büyük pay Şener Şen'indir.
Yazmadan edemeyeceğim, o filmdeki zayıf iki sanatçı, Murat ve Karaca rollerindeki İsmail Hacıoğlu ve Aslı Tandoğan olmuş. Özellikle Murat tiplemesi, konu içerisinde oyuncunun çok şey katabileceği veya kendini gösterebileceği bir tipti.
Kenan İmirzalıoğlu'nun oynadığı DEVRAN sanki biraz abartılı bir karakter gibi. Fakat bana AKREP KRAL'ı hatırlattı, belkide bir devam filmine açık kapı bırakılan yer DEVRAN ve İMİRZALIOĞLU'dur
.

9 Aralık 2007 Pazar

NAZAN ÖNCEL VE KOLOMB



NAZAN ÖNCEL ve KOLOMB
SEN YANIMDA OLUNCA SANKİ HAYAT ŞAHANE.
HİÇ BİR ÇEKİNCEM YOK BENİM.
TAKILMA BÖYLE ŞEYLERE.
BIRAK KONUŞSUNLAR YORULSUNLAR BİZ AŞKIMIZA BAKALIM.
BIRAK SEVİNSİNLER GÜLÜŞSÜNLER,BİZ AŞKIMIZA BAKALIM.
BİZE BİR ŞEY OLMAZ HİÇ BİR ŞEY OLMAZ BUNU UNUT BİR KERE.
BİZİM SONUMUZ VARMIŞ YOKMUŞ YOKSA DA KİME NE?
ELİNİ TUTAR YÜRÜRÜM YÜRÜRÜM BAŞKA İŞİM NE?
İSTER KAPRİS YAP, İSTER NENEM GİBİ ŞEKERLEME.
HER HALİN ÇOK SEVİLESİ,BAŞKALARINDAN BANA NE.
BIRAK KONUŞSUNLAR YORULSUNLAR BİZ AŞKIMIZA BAKALIM.BIRAK SEVİNSİNLER GÜLÜŞSÜNLER BİZ BİZE BAKALIM.
BİZE BİR ŞEY OLMAZ BİRŞEYCİK OLMAZ BUNU UNUT BİR KERE.
BİZİM SONUMUZ VARMIŞ YOKMUŞ YOKSA DA KİME NE?
ELİNİ TUTAR YÜRÜRÜM YÜRÜRÜM BAŞKA İŞİM NE?
BİZİM YOLUMUZ DARMIŞ ZORMUŞ YOKUŞMUŞ KİME NE.
BİZ AŞKIMIZA BAKALIM.
İspanya, 1490 yılları. Avrupa karışık. Bizans düşmüş, Konstantinapol Büyük Türk (Fatih Sultan Mehmet)'ün elinde. Ortaçağ henüz tüm karanlığı ile Batının ve Hıristiyanların üzerinde. Kilise otoritesi ve Hıristiyan öğretisine kimse karşı çıkamaz. Öyle bir dönem ki, din adına insanları kazıklara bağlayıp canlı olarak yakıyorlar. Bütün bilginin kaynağı din ve kilise. Onlar da, antik çağın pagan biliminin ötesine geçen bir bilgi üretebilmiş değiller zaten.
İşte böyle bir ortamın içinde, bir adam tutkuyla, ihtirasla bir düşünceyi savunuyor ve gerçekleştirmek için de yerleşik tüm otoriteyi karşısına alma cesaretini gösteriyor.
Kristof Kolomb. Hayatının tek amacı, onu yönlendiren ayakta tutan tek düşünce var.
CENNETİ FETHETMEK.
Batıdan giderek doğuya ulaşmak. Dünyanın hala düz kabul edildiği bir zamanda “batıdan giderek doğuya varılabilir, çünkü dünya zaten yuvarlaktır” demek, her an kilisenin öfkesini üzerine çekmek demektir.
Ama bu filmde bizim ilgilendiğimiz bu coğrafya veya engizisyon değil. Bizim bu filme ilgimizi Nazan Öncel çekti, bir Nazan Öncel şarkısı “BIRAK KONUŞSUNLAR”.
Karısının Kolomb’a nasıl baktığını fark ettiniz mi? Kolomb’a “tutkunun adamı” payesini verirken, karısının tutkusuna dikkat eder misiniz lütfen.
“Onur, altın ve tanrının zaferi için karanlıklar denizini aşmak” tan bahseden bir adam ve ihtirası.
“İnsan bilgisinin sınırların aşma” iddiasında olan bir adam.
Karısının bakışlarını fark ettiniz mi?
“Senin gideceğin sonsuzluk, bulacağın hazineler benim umurumda değil. Kraliçelerin sana hayranlığı, kralların gıpta etmesi beni hiç ilgilendirmiyor. Ben sana aşığım, seni seviyorum. Senin bedeninde ete ve kemiğe bürünmüş bu insanı seviyorum.”
İşte bunun bir parmak üstü “iman” dır. “Allah’a iman”dır. İşte bu gerçek sevgidir. Sorgusuz-sualsizdir, hatta karşılıklı bile olmayabilir. Bir erkek için bundan daha büyük dünya saadeti olabilir mi? Dünyada cenneti yaşamak değil de nedir bu? Artık o erkeğin önünde okyanus mu durabilirmiş, hangi rüzgâr yelkenini parçalar da onu durdurabilirmiş? Sıradağlar gibi dalgaları aşar, önüne kim çıkarsa adımından korkar kaçar. Bu güçle yapılamayacak hiçbir şey kalmaz. Ne mutludur o erkek... ne kadar da mutludur.
“Git” der kadını erkeğe. “Git... ben buradayım, ne zaman dönersen dön, ama mutlaka dön. Ben burada seni bekliyor olacağım. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap, sevgim, aşkım senin yanındadır. Burada, seni sonsuza kadar bekleyen bir kadın var. Unutma bunu... ve sakın üzgünüm deme bana, değilsin biliyorum. Kendin için seçtiğin hayatı yaşıyorsun, ben de seni seçtim.”
Haydi git, gidebilirsen!!!!!

19 Eylül 2007 Çarşamba

MUHENDiSLER, SATRANC


MÜHENDİSLER, SATRANÇ
Müteahhidin proje müdürü Erman Bey, taşeronlarının proje müdürü (aynı zamanda şantiye şefi ve saha mühendisi de olarak çalışan) Osman’ın sağ tarafına geldi ve dikilmeye başladı. Serme-sıkıştırma ekibi bir yandan ek yerini kesip temizliyor ve yapıştırıcı bitüm karışımına hazırlarken, aynı zamanda da finişerin son hazırlıklarını yapıp asfalt düzeltme tabakasını sermeye hazırlanıyorlardı. Asfaltı taşıyan kamyonlar henüz gelmemişlerdi, ama beş dakika sonra, birer birer konvoy halinde pistin ucundan piste girdiklerini görebileceklerdi. Çünkü asfalt plent operatörü Çetin, telsizle, arazi ekibinin hazır olup olmadığını sorarak, kamyonları göndermeye başlayacağını bildirmişti. Serme-sıkıştırma ekibi, telaşsız ama ne yaptığını bilen insanların tecrübeli çabukluğuyla bu günkü çalışma gecesinin rutin hazırlığını tamamlamak üzereydiler. Ekip, artık, yüzaltmış derece ortalama sıcaklıkta gelen sıcak karışımı (ki halk arasında asfalt olarak bilinir) Finişer ve silindirler vasıtasıyla serip sıkıştırmaya hazırdı.

—Nedir bu kargaşa böyle, neden doğru dürüst yapmıyorsun işini?
Diye azarlayarak sordu Erman Bey Osman’a,
“Bu aptal adamla nasıl götüreceğiz bu işi yaa?” diye aklından geçirdi Osman.
—Kargaşa filan yok Erman Bey, herkes işini yapıyor, merak etmeyin siz.
—Devamlı kontrol edeceksin, nerede eksiklik var, nerede aksama var anında müdahale edeceksin, mesela şu adam neden bekliyor...bak, oradaki adam o küregi almış nereye gidiyor?
—Yav Erman Bey satranç oynamıyoruz burada, sen merak etme hiçbir sorun filan yok!
Erman Bey, Osman’ın bu sert çıkışına çok bozuldu. Ama yapabileceği bir şey yoktu... Hayır vardı. Her zaman yaptığı gibi sesinin duyulmayacağı bir uzaklığa erişince telefonunu çıkardı, İstanbul’u, Osman’ın patronunu arayarak yıldırıcı şikâyetlerine tekrar başladı.

Erman bir inşaat mühendisi, Osman’da öyle. Ama aralarındaki mesleki anlayış farkı ne idi ve neden böyle idi?

Konu şu şekilde de soruya dönüştürülebilir. Aynı konuda aynı seviyede eğitim almış iki mühendisin, aynı projeyi uygulamada ve uygulama sırasında karşılaşılan sorunları çözme metotlarındaki taban tabana zıt olan yaklaşımlarının sebebi nedir?

Öncelikle bu iki yaklaşımı ortaya koymaya çalışalım.

İlk olarak; “Satranç nasıl oynanır?” Birçok kişi bilir bunu. Oyuncunun muhakkak bir stratejisi vardır. Ama her hamle, karşı tarafa mukabil hamle olarak birden çok alternatifi düşündürür. Her hamle yeni bir durum oluşturur, yeniden her şeyi düşünür değerlendirirsiniz. Dolayısıyla satrançta her adımınızı, oyunun her safhasında yeniden planlarsınız ve bu planınız, rakibinizin yapacağı hamle ile ya gerçekleşir ve ya gerçekleşmeyeceği için yeniden bir taktik belirlersiniz.

İkinci olarak; Mühendis kimdir? Bu sorunun kısa veya uzun birçok cevabı verilmiştir, hatta çok veciz ifadelerle artık bu sorunun sorulması gerekliliği bile ortadan kalkmış olabilir. Şöyle değiştirmek mümkün olabilir soruyu. İnşaat mühendisi işini nasıl yapar?
Bu sorunun cevabına genel-geçer uygulama açısından bakarsak, mühendis işini iki aşamada yapar. Bu aşamalar sırasıyla, tasarım ve uygulamadır. Mühendislik yapısının tamamlanmasına kadar geçen süreçte, her safhada bu iki davranış sırası bozulmadan, yani tasarla-uygula, sonraki adımda tekrar tasarla-uygula şeklinde ardışık devam eder, ta ki proje tamamlanana kadar.
Tasarımdan kastımız şudur: Genel anlamda mühendislik yapısının projelendirilmesi. Projenin şantiyede hayata geçirilmesi ise uygulama safhasını teşkil eder. Ama uygulama, ufak parçalara ayrılarak uygulama tasarımı-zaman ve iş programı şeklinde tasarlanır ve buna bağlı olarak da fiilen gerçekleştirilir. Yani bir menfez yapacaksanız, kalıp, demir ve beton uygulamasının zaman programını yapmanız lazımdır. Buna bağlı olarak kalıp malzemesi, donatı malzemesi ve beton için zaman ve personel programlarını yaparsınız. Bu konuda (silsile yolu ile) arazi mühendisine, sanat yapıları formenine talimatlarınızı verirsiniz. Demir atölyesine demir kesme programınızı gönderirsiniz, beton santralına da kalıp kurulmasından sonraki bir tarihte beton cins ve miktarını bildirirsiniz, gerekirse bu beton programına beton pompası ihtiyacınızı da eklersiniz. Bütün bunlar yapıldıktan sonra (yani bir saati kurmak gibi bir şeydir bu) uygulamaya geçilir ve uygulama dikkatle takip edilir, aksayan noktalarda müdahale edilerek programa eksenine dönüş sağlanır.
Uygulama tasarımınızı (zaman ve iş programınızı) bu süreç içerisinde karşılaşılabilecek her türlü sorun, engel ve diğer başka uygulama tasarımları ile kesişmeler dikkate alınarak aksamayacak şekilde yapmalısınız. Bu amaca ne kadar yaklaşmışsanız o kadar iyi mühendislik hizmeti göstermişsiniz demektir.
Günümüz mühendislik çalışması bu demektir.
Yapılan bir proje, o yapı ile ilgili bütün verileri işlemiş, her türlü sorunu çözmüş olmalıdır. Bu sorunlar zemin aşamasından, malzeme temin edilebilirliği, işçilik gerçekleştirilebilmesi, hukuki ve mali sorunların öngörülebilmesi anlamındadır genel olarak.
Arazide o projeyi uygulayanlar herhangi bir şekilde yorum yapmak mecburiyetinde olmamalı, proje bu imkânı onlara vermemelidir. Proje her anlamda tamam-tam-eksiksiz olmalıdır.

Bu iki tanımlamamadan sonra mukayeselerini yapabiliriz.

Endüstri çağı demek, bir başka tanımlamayla, standart ve ardışık olarak sonsuz bir üretim bandı kurmak ve işlemek demektir. Alwin Toffler’in dediği gibi, bu “ikinci dalga”dır. Günümüz mühendisleri tamamen endüstri çağının ve bu zihniyetin teknisyenleridir. Bir mühendis için, o mühendislik yapısının 1. En güvenilir şekilde 2. En kısa zamanda, 3. En ekonomik şekilde projelendirilmesi ve uygulanması esas olmalıdır. Ayrıca, eğer benzer bir proje veya aynı proje tekrarlanacaksa uygulama sırasında tutulan kayıtlar, bu ikinci projenin tasarlanması ve uygulanmasında veri olarak da kullanılacak şekilde olmalıdır.
Yani; Mühendis için sürpriz yoktur, önceden hesaba katılmamış, dikkate alınmamış veriler yoktur. Olmamalıdır veya en az seviyede bulunmalıdır.
Mühendis karşılaştığı her sorunda kafasını elleri arasına alarak çözüm üreten kişi değildir, olmamalıdır. Çünkü yaptığı iş ilk defa kendisi tarafından yapılan bir iş değildir. Tam tersine çok uzun süredir tekrar tekrar yapılan bir iştir. Hakkında her türlü bilginin okul, kitap, internet ortamında yoğun biçimde bulunduğu bir iştir. Mühendisin mesleki olarak karşılaşacağı bir sürpriz yoktur. Oluyorsa bu bir hatadır. Bu hata ya kendisinden kaynaklanmaktadır, ya da bir üstündeki şefinden-müdüründen kaynaklanmaktadır.
Kısaca; Projelendirilmiş bir işi uygularken satranç oynar gibi her aşamasını yeni başlıyormuş gibi düşünerek uygulamazsınız. Bir saat gibi çalışmanız gerekir.

Taşeronun proje müdürü Osman Çelik, her akşam ekipleri araziye çıkmadan önce, formenlerini ve ekip başlarını odasında toplayarak, makinelerin, malzemelerin ve personelin durumunu(arızalı makineler, hasta veya devamsız personel gibi) değerlendirmektedir. Bu değerlendirme sonucunda, toplantıdaki ara ve alt elemanların görüşleri de dikkate alınarak o gece yapılacak çalışmanın nasıl olacağına karar verir. Bundan sonra yapılacak şey, bu programın uygulanmasını sağlamaktan ibarettir. Elbette çalışma dikkatle takip edilir, ama çalışmanın her aşaması bellidir, herkes yapacağı işi bilmekte, oluşacak sorun(lar) karşısında uygulanacak çözümler bilinmektedir. Bu toplantıda alınan kararlar, bu işin ihale aşamasında hazırlanmış ve fiyat teklifine esas olan iş-zaman programına uygun taktik kararlardır, strateji elbette söz konusu bu plandır.

Buna mukabil, müteahhidin proje müdürü Erman Bey farklı bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Ona göre her işçiye, her formen ve operatöre, her makineye sürekli müdahale ederek işi yönlendirmek gerekir.
Neden böyle düşünür Erman Nalbant ve onun benzerleri?
Böyle düşünürler, çünkü onlar mühendislik formasyonuna ulaşamamışlardır. Onun gibiler için mühendislik faaliyetleri, bir mühendislik yapısı ortaya çıkarmak değil, maddi ve manevi olarak çıkar sağlamak amacıyla yapılmalıdır. Bu sebeple mesleklerinin gereklerini yerine getirmemişlerdir. İnşaatın hangi alanında çalışırlarsa çalışmış olsunlar, teknik anlamda yetersizdirler. Çok iyi hakediş yapmakla övünürler. Sözleşme maddelerini ezberlercesine okurlar. Yönetmelik ve şartnamelerdeki açıkları bulup kendi çıkarlarına yorumlamak en büyük meziyetlerinden birisidir. Teknik Ofisçiliği yalnızca idare ile boğuşma ve onları atlatma alanı olarak görürler. Yani aslında onlar mühendis değil, müteahhiddir. Veya bu özelliklere bile sahip değillerdir, tesadüfler sonucunda mühendislik diplomasına sahip olmuşlardır. Okullarında öğrenemedikleri konuları meslek hayatlarında öğrenmeleri de mümkün değildir maalesef. Böyle tiplerin genellikle sık sık “okulda bir şey öğrenilmez, her şey çalışılarak şantiyede öğrenilir” dedikleri bir vecizeleri vardır. Tecrübî bilginin inkâr edilemez bir gerçekliliği ve gerekliliği vardır. Ancak teorisiz tecrübe, mühendislik formasyonuna dâhil değildir. Bu sebeple işleri planlamak onlar için mümkün değildir. Kendilerine göre geliştirdiğine inandıkları, iş idare metodunu da, işte bu şekilde, yapımın her aşamasına müdahil olma olarak algılarlar. Burada standart üretim mantığı, bant mantığı yoktur. Bir tarlaya, bir sebze bahçesine, bir sığır sürüsüne bakar gibi çözüm üretirsiniz. Bu tarzın her aşamasında, her sektöründe farklı özellikler, farklı sorunlar ve çözümler vardır. Bu birinci dalganın, tarım medeniyetinin üretim biçimidir. Ama birinci dalga maalesef yaklaşık 400 yıl önce ömrünü tamamlamıştır. Aydınlanma ve endüstri kültürü bu mühendis eskizlerini çoktan buruşturup çöp kutularına atmıştır.

Aslında bu yazı, ikinci dalgaya bir övgü yazısı değildi elbette.
Ama günümüzde mühendisler, lineer-analitik düşünce biçiminin en kristalize olmuş hallerinden birisidirler. Toplumumuzun, medeni olma çabalarında ve medeniyetin eriştiği seviyeyi yakalamasında, mühendisler çok önemli bir fonksiyonu üstlenmişlerdir. Okullar iyi mühendis yetiştirmeli ve bu mühendisler, pazarda, mühendis gibi mühendislik yapmaya zorlanmalıdır.
Ancak bu şekilde barbarlıktan kurtulup “Medineli” olabiliriz. Ve yine ancak bu şekilde “üçüncü dalganın” küresel belirleyicilerinden birisi olarak “fraktal mantığa” ve o muhteşem gerçek eşyaya doğru yolculuğumuza başlayabiliriz.

Mühendisler iyi satranç oynarlar mı?
Böyle bir istatistik var mı bilmiyorum, hatta iyi satranççıların mühendis olduklarını duymadım.
Ama iyi mühendislerin iyi satranç oynadıklarını zannediyorum.
Analiz ve çözüm üretmeye alışmış bir mantığın satranca uygun olduğunu düşünüyorum. Bu çelişkili bir durum gibi görünüyor.

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...