16 Aralık 2011 Cuma

DEĞMESİN ELLERİMİZ-MODEL

DEĞMESİN ELLERİMİZ
Ah ne zormuş bitsin demek, 
Hala severken seni. 
Dudaklarını öpmemek, 
Bir yabancı gibi. 

Bilirsin ayrılık konusunda, 
İyi değiliz ikimiz de. 
Bir kıvılcım yeterdi her zaman, 
Koşup geri dönmemize. 

Değmesin ellerimiz, 
Buluşmasın bu gözler. 
Yine erir gideriz, 
Unutulur yeminler. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Aşk kokan dudakların karşısında direnmeyi de. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Aşk dolu mısraların karşısında direnmeyi de. 

İşte bir kez daha durup karşında, 
Belki de son defa soruyorum sana: 

Bitti mi hikâyemiz? 
Bu ne biçim son böyle? 
Değmez miydi sevgimiz, 
Savaşıp direnmeye? 

Değmesin ellerimiz, 
Buluşmasın bu gözler. 
Yine erir gideriz, 
Unutulur yeminler. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Kendimize sahip çıkıp dünyayla yüzleşmeyi de. 

Biz hiç beceremedik sevmeyi de terk etmeyi de. 
Korktuğumuz o gözlerin karşısında direnmeyi de. 

Bitmesin hikayemiz... 

MODEL

6 Ekim 2011 Perşembe

ŞİRK ODAĞI : ŞİRKET (YAVUZ SOYSAL)


ŞİRK ODAĞI : ŞİRKET
YAVUZ SOYSAL - www.adilmedya.com 'dan(16-10-2011)  alınmıştır.

Özellikle 1990’lardan itibaren yasaları yapanın devletler,devleti esas yönetenin “piyasa güçleri” yani çok uluslu şirketler olduğu ortada. Şirketler ve onların ürettiği argümanlar etrafımızı sarmış durumda. Reklam,gösteri,kişisel gelişim…bunlardan kaçış yok. Kapitalizm kendisine benzeterek narsist,hasta bireyler yaratıyor. Bu konuda bulabileceğimiz en çarpıcı kaynaklar,aynı adlı kitaba dayanan,corporation(şirket) filmi ile yirmi dakikalık Story of stuff (şeylerin hikayesi) animasyon filmi.
İlkinin temel savı, şu an devletlerden daha güçlü olan ve yaşadığımız hayatı her açıdan kuşatan ve biçimlendiren şirketlerin, insanları da kendi suretlerinde yaratmış olduğu. 19. yüzyılın sonundan itibaren hukuken bir “kişi” statüsünü alan ve son 150 yılda tüm insanları ve devletleri yönetir hale gelen şirketlerin kişilik yapısı,psikoloji literatüründeki “piskopat” ın karakter özelliğiyle örtüşüyor.

Bunlar:
1. Başkalarının hisleri konusunda vurdumduymazlık(hisse sahiplerinin karını arttırmak için her türlü bedel mubah): Şirket filminde belgelendiği üzere Monsanto’nun  ineklerin süt üretimini arttırmak için kullandığı kimyasallar süte geçiyor ve insan sağlığını ciddi biçimde tehdit ediyor.Ama bu durumu anlatan bir belgesel hazırlayan televizyonların reklam gelirleri kesilerek engelleniyor.Şirket aynı zamanda en büyük reklam veren olduğu için bilgi alma özgürlüğünü de engelliyor.
2. Kalıcı ilişkiler kuramamak: Michael Moore’nun 1989’da yönettiği ilk filmi Roger and Me,otobiyografik bir hikayeye dayanıyordu.Dünya’nın en zengin şirketlerinden General Motors milyarlarca dolar kar ettiği halde ABD’deki 11 araba fabrikasını kapatıp 30.000 işçiyi kovmaya karar verir.Bu fabrikaları saatte 70 sente çalışacak ucuz iş gücünün olduğu Meksika’ya taşıyacak,tasarruf ettiği parayla da başka şirketler alacaktır.Bir yığın insan işsiz kalır,aç kalır.Göç için yollara düşer,suç işlerler.Hapishaneler dolar.
3. Başkalarının güvenliğine dair pervasızlık: 23 Temmuz 2010’da NTV’de yayınlanan,2008 yapımı Food inc. Belgeselinde gıda endüstrisinin vahim durumu gözler önüne seriliyor.İki yaşındaki Kevin Kowaleyk’in yediği hamburgerdeki E-coli bakterisi nedeniyle ölmesi,”fast food” lokantalarında etlerin güvenilirliği tartışmasını başlatsa da,gıdalarımız 1970’lere göre çok daha az denetleniyor,hangi besinlerde genetiği değiştirilmiş ürün kullanıldığını bilmiyoruz ve her gün yediklerimizin içerdiği toksit kimyasal maddeler ile kanser oranlarındaki artışın paralelliğini araştırmak isteyen projeler türlü yollardan engelleniyor.Tüketici sağlığı dışındaki pervasızlık örnekleri:Tuzla tersanesindeki işçi ölümleri,kot taşlama işçilerinin slikozis hastalığı sebebiyle ölmesi,madenlerde ölenler…
4. Dolandırıcılık: Sürekli yalan söylemek ve daha fazla kar uğruna başkalarını aldatmak.Ülkemiz tarihi bu konuda epeyce zengindir.Halen tüm sektörlerde bolca örnek bulunmaktadır.
5. Suçluluk duymamak: Şirketler bırakınız suçluluk duymayı,kişisel gelişim,medya ve türlü ideolojik saldırılarla yoksullara bunun sorumlusunun kendisi olduğunu belletmiştir.Dizilerdeki zengin sevicilik,hortumcuların omuzlara alınması,dolandırıcının “akıllı” sıfatıyla övülmesi halkın düzeni ne kadar içselleştirdiğinin kanıtıdır.Hatta, “Kapitalizm müminin yitiğidir” diyen çılgınlar vardır.
6. Yasalara ve toplumsal normlara uymamak: Şirketler temel insan haklarıyla ilgili yasaları ihlal ettikleri zaman bile üste çıkıp masum rolü oynayabiliyor.Örneğin,Bolivya’da suyun özelleştirilmesiyle “suya sahip olan” Bechtel şirketi halkın evlerinin çatısına leğenler koyarak yağmur suyu toplamasını bile cezalandırmaya kalkmıştı.Suçlardan bahsederken hep bireylerin işlediği sokak suçlarından bahsediliyor; fakat çok büyük zararları olan şirket suçları konuşulmuyor.
Peki şirketlerin karlarını sınırsızca arttırmasının ve tüketicinin ucuz mallara ulaşmasının bedelini kimler,nasıl ödüyor? Şeylerin hikayesi animasyon filmi yapan Annie Leonard, süpermarketten 5 dolara aldığı radyonun nasıl bu kadar ucuz satılabildiğini merak ediyor. Güney  Afrika’da çıkarılan kotlan madenini,Meksika’daki çocuk işçiler radyo haline getiriyor. Bütün masraflar ürüne yansımadığı için ucuz. Amerika’nın Irak’ı işgali ile elde ettiği ucuz petrol ile köle emeği sayesinde elde edilen ucuz maliyet birleşiyor ve gerçek bedeller“dışsallaştırıldığı” için tüketiciye yansımıyor. Bedeli ise şu kesimler ödüyor: Metaları üretirken kendileri de en değersiz metaya dönüşen işçiler(üretim),taşımasını yapan emekçiler(dolaşım), çalışan kasiyerler(hizmet) ve bütün bu aşamalarda doğanın kirlenmesinden doğrudan ya da dolaylı etkilenen şimdiki ve gelecek kuşaklar.
İşte bu kısa filmden birkaç çarpıcı bilgi:
200 yılında dünyanın en büyük 100 ekonomisinin51’ini şirketler ve 49’unu devletler oluşturuyordu.
ABD dünya nüfusunun yüzde beşini barındırıyor ama tüm doğal kaynakların üçte birini tüketiyor ve dünyadaki atıkların üçte birini çıkarıyor.
Son otuz yılda dünyadaki doğal kaynakların üçte biri tükendi.Sadece Amazon’da dakikada 2000 ağaç yok ediliyor.
Dünyada günde 3300 kişi iş kazalarında ölüyor;günde 200.000 kişi iş bulma umuduyla kentlere göç ediyor.
Amerikalı tüketiciler günde 300’e yakın reklama maruz kalıyor.Çılgın bir tüketim yaşanıyor.Amerika’da satılan malların yüzde 99 ‘u altı ayda çöpü boyluyor.Tüm dünyadakiler bu hızla tüketseydi beş gezegene ihtiyacımız olacaktı.
Görüldüğü gibi akıl dışı bir sistemde yaşıyoruz.Onun için şirketler ve onun ürettiği sorunları(asgari ücret,taşeronlaştırma vb.) hedefine koymayan hiçbir kurum veya kimse sahici bir iş yapmış olmaz. Her şey dönüp dolaşıp uluslar arası bir şirketin kasasına para olarak dönüyor çünkü. Bu günlerde dış politika uzmanı haline gelen ve büyük devlet olma hayaliyle şaha kalkan Müslümanların bu şirketler meselesini iyi düşünmesi ve peygamberlerin yaptığı gibi içeriye dönük bir eleştiri getirmesi gerekiyor. Kuran kıssalarına bakınız orada hep kavmin müstekbirlerinden ve ona karşı mücadele den peygamberlerden bahseder. Bu açıdan baktığımızda Türkiyeli Müslümanların gözünü içerideki yangına çevirmesi gerekir.  Emperyalizme karşı olmanın yolu buradan geçiyo. Çünkü Abd,İsrail,Fransa vb. şirketlerin isteğiyle sağa-sola saldırıyor.
Sonuçta şirk şirketle tüm yaşama hakim olmuştur .Eğer İslami bir iş yapmak isteyen varsa; mesela taşeronlaştırma, asgari ücret, işsizlik konusunda ses çıkarması gerekiyor.Tevhit şirk kavgası buradadır. Vesselam!

18 Haziran 2011 Cumartesi

KİBİR HAKKINDA

                      
MÜKEMMELİYETÇİ SALAKLAR ÜZERİNE... 
Nihayet psikologlar geri zekâlı tipleri de övmeyi başardı!

Kıçını yerden kaldıramayan, kendine güvensiz, şüpheci, vesvese dolu bir ton beş para etmez adama
 “Mükemmeliyetçi” tanısı koyup gönderiyorlar.
- Hocam, tezimi yazacağım ama 4 yıldır en muhteşem cümleyi bulup başlayamadım…
 (Lan iyi ki TEZ demişler, yoksa 50 yıl sürerdi ha!)
- On yıldır üstünde çalıştığım bir şiirim var, bitmedi daha, acele etmiyorum, 
bitince kusursuz olmasını istiyorum, o yüzden yani…
(Vay be, ayet yazıyor sanki!)
- İnanır mısınız doktor bey, 18 aydır hamileyim fakat en mükemmelini doğurmak için çabalıyorum inanın…
( Tabi ya, size de bu yakışırdı zati…)
Her çocuğun başında velisi konuşup duruyor:
 “Yavrum, ne iş yaparsan yap ama yapınca 1 numara olmaya çalış. 
İnsanlar kafayı üşüttü. Kimse sıradan değil, herkes dışkısında inci arıyor!
Modern dünya ve modern insanlık mükemmel bir hayat tarzı işliyor iliklerimize…
Çok az insan, çocuğunun mükemmel bir kul olması için öğüt veriyor.
Düşünsenize birinciliğe oynayan milyarlarca insanın arasında kaynatıyoruz çorbamızı.
Her sabah kral olmak için yola çıkan asgari ücretli insanlarla birlikte yürüyoruz kaldırımda. 
Herkes yanındakine kuluymuş gibi davranıyor, kendini farklı sanıyor…
İnsanlık çıldırdı!
Kendini önemsiz, beş kuruş etmez biri olarak hisseden insanlara hasret kaldık… 
Kibir savaşları kan dökmeye devam ediyor…
İşte, yüz yılın hastalığı: “Mükemmeliyetçi Kişilik.”
Yerinden kalkmayan, Ya Allah Bismillah diyerek adım atamayan, yılgın, bitkin, ahmak insanların madalyası:
 Mükemmeliyetçi kişilik…
Mükemmel kimdir söyleyeyim mi?
Mükemmel: Düşünce kalkan, dayak yiyip yaralarını saran, her nefesinin hakkını veren, 
ölmesini ve yenilmesini bilen adamdır…
Birçoğumuz öyle değil miyiz? Köpeklerin dişleri arasından kurtulmuş gibi paramparça yürüyoruz kaldırımlarda, 
yeniden elektrik direklerine tırmanıyoruz afiş asmak ve sancağımızı ayağa kaldırmak için…
Öyleyse üzülmek yok, hemen şimdi, ya Allah, Bismillah…

YAZAR BÜLENT AKYÜREK   
CUMA, 17 HAZIRAN 2011 20:40
www.bulentakyurek.org ‘dan alınmıştır.

10 Ocak 2011 Pazartesi

ÜMMET NEDİR, ÜMMET TARİFİ.

ÜMMET NEDİR?

Ümmet, yeryüzünün hiçbir yerinde yerleşik halde değildir. Ümmet, hiçbir kan ve toprak bağına dayanmayan bir toplumdur. Ümmet hiçbir iş, hayat tarzı ve gelir düzeyine göre oluşmamış olan bir toplumdur. Ümmet, bireylerinin büyük ve aşkın bir önderliğin rehberliğinde bireyin ve toplumun kemalini ve ilerleme sorumluluğunu kanında, hayatında ve inancında hisseden bir toplumdan ibarettir. Hayatta rahat "olmak"la değil, "sonsuza" gitmek'le, mutlak kemale, mutlak bilgiye ve mutlak bilince gitmekle, aşkın değerleri sürekli bir şekilde yaratıp keşfetmekle, hiçbir durakta, hiçbir şekil ve kalıp içerisinde kalmamakla, olmakla, daima insanî tekamül içerisinde olmakla, hicretle, daima "olduğumuz yerden olduğumuz şeye" hicretle, insan fıtratının derinliklerinde gizli yetenekleri daima filizlendirmekle, tüm beşerî boyutlardaki filizlenmeyi algılamakla mükelleftir. 
Dr Ali Şeriati. "Ali" kitabından.

2 Eylül 2010 Perşembe

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-FIRTINAYI KARŞILAMAK

FIRTINAYI KARŞILAMAK

16:25 18.05.2003 ŞANTİYE
Bu gün tatil pazarı. Sabahtan üç-dört kişi alışverişe çıktık. Bir naylon çanta aldım, kirli çamaşırları
koymak için. Bir de çelik bir termos aldım. Araziye giderken çay koyacağım içine. Aslında herkes
soğuk su için aldığımı zannediyor, ama ben bir saatte bir buçuk litrelik suyu içiyorum. Termos ise
bir litrelik, yani içine soğuk su koymanın çok anlamı yok. Zaten araziye götürdüğüm su daha ısınmadan
ben onu bitirmiş oluyorum. Daha sonra içtiklerim ise ısınmış oluyor. Ama çay öylemi ya? Koydum muydu
sıcacık çayı termosa, öğlene kadar yavaş yavaş yudumlayıp durucam.
Dün yağmura yakalandık yine arazide. Ben yağmurun altında, üstümü sıyırıp biraz olsun serinlik
tadarken bütün işçilerim,mühendislerim ıslak köpekler gibi ağaç diplerinde titreyip duruyorlardı.
Mevsim 
burada kış ya , üşüyorlarmış. Bu arada baturinin (yerli dilinde beyaz adam demek) beyaz 
bedenine de merakla ve şaşkınlıkla bakıyorlar. 
Yağmurun gelmesi görülmeye değer burada. Arazide kayda değer bir yükselti, alçaltı olmadığı
için Çad'dan, Nijer'den, Kamerun'dan kalkan rüzgar, bulut soluğu burada alıyor. Önce hava hafiften
kararıyor. Kafanı kaldırıp ufka baktığında uzaklarda, çok uzaklarda, taa ufuk çizgisinde bir toz ve bulut
kütlesinin gökyüzüne doğru yükselmiş olduğunu görüyorsun. Bu seferki kuzey batıdan geldi ve
doğudan batıya bütün ufku kaplamıştı. Biraz dikkat edince, gerçekte, ufku belirleyenin artık bu toz ve
duman kütlesi olduğunu anlıyorsun. Bu kütlenin üzerinde ve ger isinde simsiyah bulutlar var, kıpır
kıpırlar. İçlerinde çakan şimşekleri gördükçe aklına arızalı florasan lambalar geliyor insanın. Hani karanlıkta, yanıp yanmamak arasında kararsız kaldıklarından dolayı bir çakıp bir sönerler ya, işte bunun gibi.
Ve bu duvarın inanılmaz bir hızla sana doğru yaklaştığını etrafındaki yaprakların, toz zerrelerinin yavaş yavaş kıpırdanmasından anlıyorsun. Ben saçlarımın dalgalanmasından anlayamadığım için bunu yazamıyorum. Biraz sonra ama çok değil en fazla on dakika sonra uçabilecek ne varsa, yaprak, kağıt, dal parçaları, ve elbette ve muhakkak sapsarı kesif bir toz, önünde kuralsız, amaçsız (aslında kaotik sistemlerin nonlineer kurallarına tam uyum sağlayarak), çılgın gibi dans etmeye başlıyor. Bu toz ve rüzgar hengamesinin içine usulca girmiş bulunuyorsun. T
ozun, vücudundaki her delikten içeri girmesini engellemen mümkün değil .
Aniden geldiği gibi uzaklaşıyor, yoluna devam ediyor. Uçurabileceği yeni parçaları havalandırarak, savurarak, dans ettirerek. Gözlerini kırpıştırarak, dişlerinin arasındaki tozun gıcırtılarılarını
tükürerek azaltmaya çalışırsın. Nefes aldıkça toprak soluduğunu zannedersin. Burun deliklerin
sarı tozu uzun süre beynine taşıyacaktır. Aklından geçen "su" dur. Su olmalı şimdi. Bol, berrak,
içilesi. Bütün vucuduna yapışan, sanki hareketini engellemeye çalışan ince iplikçikler gibi,
gözeneklerini tıkamış bu tozdan kurtulmak için, içine dalmaya can attığın su olmalı şimdi.
Allah ne büyüktür elbette. İlk damlayı teninde hissettiğinde gönlündeki duanın yankısı gökten
gelmiş zannedersin. Hemen bir ikincisi, işte üç, dört... saymaya ne hacet... gök delinmiş,
su akıyor. Bol, berrak, içilesi. Sen onun içine dalamıyorsun ama o seni öyle sarıyor ki, deniz senin
etrafında yüzüyor şimdi.

20 Haziran 2010 Pazar

ŞİİR-NİHAL ATSIZ-YOLLARIN SONU








YOLLARIN SONU
BU GÜN YOLLANIYORKEN BİR GURBETE YENİDEN
BELKİ BİR KİŞİ BİLE GELMEYECEKTİR BİZE
BİR KEMİĞİN ARDINDA SAATLERCE YOL GİDEN
İTLER BİLE GÜLECEK KİMSESİZLİĞİMİZE




GİDİYORUM GÖNLÜMDE ACISI YANIKLARIN
ORDULARLA YENİLMEZ BİR GAYIZ VAR KANIMDA
DÜN BENİMLE BİRLİKTE GÜLEN TANIDIKLARIN
YALNIZ BİR HATIRASI KALDI ARTIK YANIMDA





YUFKA YÜREKLİLERLE ÇETİN YOLLAR AŞILMAZ
ÇÜNKÜ BU YOL KUTLUDUR GİDER TANRI DAĞINA.
HALBUKİ YOLDAŞINI BIRAKIP DÖNENLERİN
DEĞİŞİLİR TOPUDA BİR SOKAK KALTAĞINA




İSTER DÜŞÜN, KENDİNİ İSTER HAYALE KAPTIR
UZAR UZAR ÇÜNKÜ HİÇ SONU YOKTUR YOLLARIN
BAKARSIN ALDANMIŞSIN, GÖRDÜĞÜN BİR SERAPTIR
SEVİMLİ BİR HAYALE AÇILIRKEN KOLLARIN








EY DOĞUNUN ANLIMI SERİNLETEN RÜZGÂRI,
EY KARANLIKTA BANA ARKADAŞLIK EDEN AY!
ARZULARIM BİR OKTUR, AŞAR ULU DAĞLARI
DÜŞTÜĞÜ YER UZAKTA DİLEK ADLI BİR SARAY.







O SARAYDA BULUNCA TANRILAŞAN ERLERİ
ARTIK GÖZÜM ARKAYA BİR DAHA DÖNMEYECEK.
HEPSİ SUSSA DA KÜR’ŞAD UZATARAK ELİNİ:
“HOŞ GELDİN OĞLUM ATSIZ, KUTLU OLSUN!” DİYECEK.


12 Haziran 2010 Cumartesi

GÖNDERİLMEMİŞ ŞANTİYE MEKTUPLARI-ÖLÜM KUYUSU

Taliban ve Ölüm Kuyusu
28–11–2005 Kabul-Gardez Yolu İyileştirme Projesi.
Artık şantiyeyi kapatma aşamasındayız. Havalar soğudu, geceleri km 90 civarında eksi 8’lere kadar düşüyor sıcaklık. Sabah da saat onbire kadar beş derecenin üstüne çıkamıyor. Yani asfalt sermek iyice zorlaştı.

Geçen kıştan edindiğimiz tecrübe, bize, yolun geri kalan yapılmamış kısmının bakımını yapmaya şimdiden başlamazsak kışın çok daha zor ve acil bakım yapma zorunluluğu yaşayacağımızı öğretti.

Bu sebeple Gardez geçidinin kuzey tarafını, yani km. 101 ile çalışmalarını tamamlayacağımız 92. kilometre arasının bozulmuş satıh kısımlarını tamir etmeye, yağmur, sel, kar sularının akarak yırtması muhtemel dolgu şevlerini doldurarak takviye etmeye başladık.

Tabi bu çalışma sırasında yapılanların projeye aykırı olmaması, aynı zamanda da projeyi kolaylaştırıcı olması amacıyla, gereken kesitlerde yol platformunu sağlamak amacıyla ufak yarma işleri yapıyoruz.
Bu kesitlerden biriside 96+900 deki sağlı-sollu kaya yarma geçişi.
Aslında çok kısa bir geçiş, ancak güzergâhta bir mahmuz gibi çıkıntı yapan kayayı Ruslar patlatarak ve yararak geçmişler. Önünden dolaşmak olağanüstü dolgu gerektirecek lüzumsuz bir çalışma olurdu ve gereksiz bir yatay kurb oluştururdu, yani adamlar doğru olanı yapmışlar.
Bu güne kadar bu noktadan geçerken düşündüğüm, ya da düşünmem gereken bu olmuştu hep.
Ancak gözümden kaçmadığı halde çok da önemsemediğim bir şey vardı bu kaya geçişinde. Sağdaki yarmanın dibinde yani vadi tarafındaki şev dibinde, yol asfalt kaplamasının biraz üstünde bir mezar vardı.
Aslında bunun mezar olduğunu sanıyordum, fakat Afganistan’daki diğer mezarlardan farklı olarak bu mezarda dikili hiçbir uzun sırık, bu sırıklara özenle bağlanmış hiçbir renkli bez parçaları yoktu.
Özellikle şehitlerin mezarlarına bu sırıkları dikip, renkli ve kıymetli özel olarak hazırladıkları bezleri takıyorlar. Bizim “dede” veya “baba” dediğimiz kutsallık atfedilen mezarlarda bu bezler ve sırıklar daha da fazla oluyor.
 Ve yine, bu mezarı diğer mezarlardan ayıran bir başka dikkate değer konu, bunun beton derzli alçak bir taş duvar ile çevrelenmiş, üzerine de beton dökülmüş olmasıydı.
Gelip geçerken duranlardan, buranın mezar değil de derin bir kuyu olduğunu duyunca şaşırıp bunun zor bir ihtimal olduğunu düşündüm.  Burada kuyu olması için gereken sebepler yoktu. Her şeyden önce bir dik vadi duvarındaydı. Hemen yanı başı otuz metre kadar derinlikte sel sularının oluşturduğu dar bir yarık, bir sel yatağıydı ve eğimi oldukça dikti.
Yani, eğer suya ulaşmak için bir kuyu açmak isteseydiniz burayı seçmezdiniz. Çünkü suyun bulunduğu yerden otuz metre daha yüksekte bir kayayı delmeniz gerekecekti ve bu otuz metrenin sonunda ancak sel yatağı ile aynı kota inmiş olacaktınız. Elbette sel yatağında normalde su bulunmaz. Ancak yağmur sonrasında dağdan aşağıya doğru inmeye başlayan sular, ya da karlar eridikçe sızan sular buradan geçip giderler. Bu suların bir kısmı da doğal olarak zeminin içine sızar, belki bu yeraltına sızan suların oluşturduğu bir akıntı veya aşağılardaki geçirimsiz bir tabakanın üzerinde birikmiş bulunan suya ulaşılmış olunabilir.

Ama daha öncede dediğim gibi kuyuyu açmaya buradan değil de, sel yatağına daha yakın bir yerden başlamak gerekirdi. Üstelik Afganistan gibi hemen her işin insan ya da hayvan gücüyle yapıldığı, bizim görmeye, kullanmaya alışık olduğumuz gelişmiş makinelerin hiç birisin olmadığı zamanlar ve ortamlar söz konusuysa, böyle zorlu bir işe kalkışmak hiç akıllıca ve mantıklı gelmedi bana.
Zaten bizim çalışmalarımız sırasında yaptığımız patlatmalar bu civardaki yeraltı suyollarında değişikliklere sebep olmuş olabilirdi.
Özetle burada hem su yoktu, hem de suyun olması çok düşük ihtimal olan yere uzaktı.
Ayrıca bir diğer konu, şu anda iyileştirmeye çalıştığımız yolu işgalleri sırasında Ruslar yapmıştı. Bu yol motorlu araçlar (büyük ihtimalle SSCB ordusunun geçebilmesi) için dizayn edilmiş, gelişmiş bir yoldu. Yani boyuna eğimi, kurp yarıçapları, deverleri, enine eğimleri ile tasarlanmış, sıcak asfalt ile kaplanmış, oldukça iyi yapılmış bir temel tabakası bulunan bir yoldu.

Ancak bu dağlar yani Hindikuş Dağları çok eski zamanlardan beri devamlı üzerinden aşılan ticaret ve askeri yolları olan dağlardı. Gardez Geçidi’de bu yollardan biriydi mutlaka.

Biraz dikkat edince zaten eski güzergâhtan arta kalan kısımlar görülebiliyor. Bir arabanın geçebileceği genişlikte, yani en fazla üç metre genişlikte, çok daha fazla dik eğimleri olan, yüzseksen dereceye varan varyantlar oluşturan, yaya ve atlı, develi, eşekli katarların ancak geçebileceği bir yol varmış daha önce. Ve bu yol elbette şimdi kullanılan yeni yolla aynı güzergâhı paylaşmıyor, ancak bazı noktalarda kesiştiklerini görebilirsiniz.

Sonuçta demek istediğim şu; kuyu ya da mezar her ne ise bunun eskiden kalmış olması ihtimalini düşünürsek eski yol güzergâhında olması daha akla yatkın geliyor.
Ancak bu yeni yolun hemen yanında, yani yeni yol yapıldıktan sonra yapılmış olduğundan hiç kuşku yok. Yani bu eğer bir mezar yada kuyu ya da her ne ise….

Bir sabah ofiste, bir gün önceki günün çalışmaların raporlarını tanzim edip yeni çalışma günüyle ilgili son hazırlıkları yaparken, telsizden 96+900 civarında çalışma yapan ekip başı toprak işleri genel formenini anons etti.
“Kuyu dolmuyor, ne yapalım?”
Demek mezar veya kuyu, üzerindeki beton plakçığı kırmışlar ve dolduruyorlardı, doğrusu da buydu zaten. Ama soru ilginç….nasıl yani…. Ortalama yaklaşık 15–18 metreküp kazılmış toprak taşıyabilen kamyonlarımız en az 10 sefer yapmışlardır sabah işe başladıklarından beri. Yani yaklaşık 160 metreküp hafriyat demektir. Çapı; en kabadan 2 metre olsa bu kuyunun 160 metreküp dolgu alması için, derinliğinin yirmi, yirmiiki metre olması gerekir, normaldir.
Formen Hasan beni anons etti, “ne yapalım” diye.
Cevap “Hasan, normaldir, birkaç kamyon malzeme ile hemen dolar mı o kuyu, devam etsinler, geliyorum zaten bir saate kadar”.
“Anlaşıldı Timur bey..”




İşlerimi tamamladım, gerçektende bir saat kadar sonra pikabıma binip 96+900’e doğru hareket ettim. Bir yandan da kuyuda gerçekten su varmı diye merak ediyordum, eğer su varsa bir şekilde muhafaza edilip kullanılmaya müsait hale getirilebilirmiydi diye düşünüyordum. Orada arada sırada mola verip çay içtiğimiz olurdu, ama ne kuyu ne de çeşme yoktu civarda, acaba bu önemli konuyu atladık mı diye düşünüyordum.

Ama çalışma yerine vardığımda şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırdım.
Hiç de aklıma gelmeyecek bir durumla karşılaştım. Ne genişliği, ne derinliği görülebilen bir mağara vardı orada. Yani girişi bizim mezar ya da kuyu tahmin ettiğimiz bir tepe noktadan olan ve aşağılarda yok olan bir kara büyük boşluk.
Yol yapılırken dahi doldurulmamış ve üstü prefabrik beton plaklarla kapatılarak bir nevi köprü yapılarak geçilmiş bir büyük boşluk.

Özellikle derinliği çok merak uyandırıyordu. İçine attığımız taşların düşme sesini bazısında duyuyor, bazısında duymuyorduk.  Tahminim elli ila otuz metre arasında bir derinlik olabilirdi.
Şoförü şantiyeye gönderip iki bobin çırpı ipi aldırdım. İpin ucuna bir taş bağlayıp mağaranın boşluğuna sarkıttım. İpin gerginliği bittiği zaman elimde tuttuğum yerden keserek, toplamaya başladım. 
Topladığım ipi ölçünce 27~28 metre geldi. Tahminimden daha az çıktı. Bu sırada saha müh. Burak da geldi, telsiz konuşmalarını duymuş ve merak etmişti ne olduğunu. “El feneri var mı?” diye sordum, yoktu. Ama arabasında bir kitap vardı, onu getirdi. İpek Ongun’un bir kitabı. “Zaten bir şeye benzemiyordu” dedi.
Arabanın deposundan çektiğimiz motorinle kitabı ıslatarak yaktık ve iyice alevlenince delikten aşağıya attık. Kitap yanarak ve mağaranı duvarlarını üstünkörü ve çabucak aydınlatarak aşağıya düşmeye başladı.
Bize hayli uzun gelen bir düşüşten sonra nihayet durdu.
Kitabın aleviyle bir miktar aydınladı içerisi. En az 35 metre derinde görünüyordu alevler.
“Kitap yandığına göre içeride oksijen var” diye düşündüm. Çünkü yanımızdaki muhafızlar, daha önce içeriye iple sarkıtılan bir kedinin geriye çekildiğinde ölmüş olduğunu söylemişlerdi. Belki de ipi hayvanın boğazına bağladılar.
 
Aşağıda toprak ve kaya parçalarından başka bir şey görünmüyordu ki böyle olması çok normaldi. Çünkü az evvel kamyon kamyon malzeme doldurmuştuk oraya.
Ama ben söylentilerinde etkisinde kalarak iskelet parçaları görmeyi ummuştum.
Neden mi?
Çünkü burada çalışmaya başladığımız zaman, yakındaki kale gibi çevrilmiş evlerden gelen bir ihtiyar “Taliban burada yol keserdi, her gün 15~20 kişiyi öldürüp bu kuyuya atardı”  diye işçileri korkutmaya çalışmış. Hatta bazen öldürmeden canlı canlı attıkları da olmuş. Aslında para için öldürüyorlarmış yolcuları.
“Bu adam böyle kesin konuştuğuna göre muhakkak kendiside bu cinayetlerin içindeydi”  diye düşündüm. Yaşadığı yer buraya bir kilometre kadar uzaktaydı. Taliban rejimi yıkılalı birkaç sene olmuştu. Adam (genellikle yapılanın aksine) Rusları değil Taliban’ı suçluyordu. Burada olup biteni görmemesi, duymaması, bilmemesi mümkün değildi. Eğer o da bu işin içinde olmasaydı, onu da zaten çoktan öldürmüş olurlardı. Burada, yani Afganistan’da “Taliban kimdi, şimdi neredeler” diye sorduğunuzda “Taliban herkesti” cevabını alırsınız. Taliban hareketi, biraz yakından bakıldığında görülür ki bir etnik ağırlıklı bir harekettir, ideolojik ya da fundamentalist bir hareket değilmiş. Burada Taliban kisvesi altında yol kesip eşkıyalık, katillik yaptıkları muhakkaktı.

Kitabın yanmasında bir gariplik vardı. Alevler yukarıya doğru değil, aşağıya doğru uzuyordu.
Aşağıya ??? !!!!
Nasıl yani????
Biraz dikkat edince derinlik fazla da olsa bir hava akımının yukarıdan aşağıya doğru, görünmeyen bir boşluğa doğru alev ve mazot dumanını çektiğini fark ettik.
Evet, mağara daha da derine doğru gidiyordu, yanarak attığımız kitap ve ondan önce ucuna taş bağlayarak sarkıttığımız ip bir sahanlık üzerinde kalmıştı.
Burası göründüğünden daha derin bir mağaraymış, hatta görünmeyen bir derinlik.

Ama burada daha fazla oyalanamazdık.
Gelecek sezon tekrar bu boşluğu açıp, gerekirse ve yapabilirsek doldurmak, ama olmazsa başka bir çözüm üreterek üzerinden geçmek için, şimdilik kaydıyla üzerine büyük bir taş koyduk ve tamamen kapattık.
Olur ya, bir araba, bir çoban, bir hayvan düşer.
Artık kış geldi, yolun kar ve buzdan kapanmaması için bakım çalışmaları yapıyoruz.
Bu yol, belki de Büyük İskender’in Hindikuş Dağlarını aştığı yoldur. Buradan önce Pakistan’a (ki o zamanlar elbette Pakistan yoktu. Politikanın ve paradigmanın coğrafyayı değiştirdiğine, yeni coğrafi alanlar oluşturduğuna burada şahit olunabilir) sonra da Hindistan’a geçti.
İskender’den 2000 yıl sonra aynı amaçla Sovyetler Birliği bu dağları aştı. Hemen akabinde globalleşme, demokratikleşme, özgürleştirme idealleri peşinde Anglosaksonlar geldiler. Ve biz şimdi onlar için bu yolu tekrar yapıyoruz. İskender’in Yunanlılarının filleri ve süvarileri vardı. Ruslar ve Amerikalıların tankları, topları, zırhlı personel taşıyıcıları var. Hepsi de yola muhtaç.

Afganistan kesintisiz işgal edilmiş gibi tarih boyunca. Hindistan’ın zenginlikleri batılı eşkıyaları daima buraya çekmiş.
Evet, artık her taraf bembeyaz.
Şu anda ne Taliban ne de USA, beyaz soğukluk herkesi sindirmiş durumda.
Baharda tekrar geleceğiz……

  TOPLUMUMUZ ARTIK SADECE ERGENLERDEN OLUŞUYOR?*   “Çocuklar İktidarda” kitabının yazarı İsveçli Psikiyatrist David Eberhard, liberal ye...